25 Mart 2017 Cumartesi

I, Pet Goat II

(Yine samimi bir giriş olacak...)

Selam!
Bayadır sinema hakkında yazılar yayınlayamıyorum değil mi?
Evet, boşladığımın farkındayım ama inan ki suç bende değil... Lys'ye nereden baksan kalmış 70 gün, Ygs tokadını yedikten sonra bu 70 gün 70 dakika sürecek gibi hissediyorum ne yazık ki.. Bu yüzden de epeydir buraya yazacak kadar önemli bulduğum filmler izleyemiyorum. Çok farklı planlarım var, elimde dolu bir izlenecek filmler listesi var ve ben bunlara bile başlayamadım. Bağışla beni sevgili okuyucu, bir süre daha bu tip yazılarım ağırlıklı olacak. Ama bu yazılardan yana umutluyum çünkü sinema yazılarımdaki gibi sıkı bir çerçevede yazmıyorum gayet esnek şeylere yer verebiliyorum. Bu yüzden belki de zamanla bu yazıları okumak sana sinema yazılarından daha güzel gelecek. Bakalım, zaman gösterecek ne olup ne biteceğini..

Şimdi de hayatımda izlediğim en güzel animasyon dediğim bir kısa filmi analiz edeceğim. Bu tip yazılar biraz sıklaşabilir şu sıralar. Ancak zamanla, düzen oturdukça bu yazıların daha okunası olduğunu hep beraber göreceğimizden umutluyum. Neyse lafı yine uzattım, konumuza geçelim;

2012'de sunulan Louis Lefebvre yapımı My Pet Goat ii bana kalırsa üniversitelerde her sinema bölümünde okutulması ve hakkında tez hazırlatılması gereken bir kısa film. İzlediğim röportajlardan anladığım kadarıyla eserin son halini alması 4 yıl kadar sürmüş. Görüntülerden anladığım kadarıyla Autodesk Maya vasıtasıyla yapılmış bir animasyon ve müziklerinden kullanılan ses efektlerine kadar değerli bir yapım. Animasyon baştan sona sembolizme bulanmış, spiritüalist mesajlar verme amacıyla hazırlanmış. Şunu demeliyim:filmi sadece illuminatiye karşı hazırlanmış bir film olarak analiz edenler çok fazla. Ancak film özünde spiritüalizm, tasavvuf görüşleri, dinlerdeki spiritüalist yaklaşımları anlatmakta. İlluminati kısmı ise konunun beşte biri kadar.

Sembolizm işini öyle sağlam tutmuşlar ki Kubrick veya Alejandro Jodorowsky izliyormuş hissine kapıldım ben sık sık. Şimdi bu kısa filmde verilen mesajlardan, sembollerin neleri ifade ettiğinden bahsetmek istiyorum. Ufak bir analiz olacak bir nevi ancak ondan önce şu videoyu izlemiş olsan da tekrardan izlemeni rica ediyorum senden:



Film ilk sahneden itibaren sembollerle ve kıyıda köşede kalmış imgelerle mesaj vermeye başlıyor. Hatta filmin ismi bile bir gönderme içermekte. Ancak ona birazdan geleceğim.



İlk olarak buradan başlayalım. Henüz ilk saniyeler, bir kulübeden başını uzatan bir keçi karakteri anlaşılacağı üzere hipnoz oluyor, bakışları ve hareketleri de yavaş yavaş kontrolünü kaybettiğini göstermekte. O esnada ufak birkaç detay çıkıyor karşımıza: Görmesi güç de olsa keçinin alnındaki barkodda 666 yazdığı farkediliyor tekrar tekrar izlenince. Peki "neden 666?" diyoruz ve burada satanist mesaj verildiğini düşünüyoruz elbette. Ama bir mevzu var (ki ya o zamana kadar bundan haberimiz yoktu ya da izlediğimiz anlarda aklımıza gelmedi) barkodlarda görüldüğü üzere üç uzun çift çizgi olur. Bu standarttır ve bunu kutsal kitap almaya çıktığınızda dahi görebilirsiniz. Sayıların çizgisel gösteriminde çift çizgi 6 rakamına karşılık gelir. Ve bu çizgilerin düzeni de ilk çift çizgi başta, sonraki ortada, en sonuncu da tüm çizgilerin sonunda olacak şekildedir. Bu dizilimi sıralayınca da 666 çıkmaktadır. Dolayısıyla şimdiye dek aldığımız her ürünün barkodunda 666 yazmakta biz bilmesek de...













Ancak bu barkodla izleyicileri şeytana tapınır hale getirmek veya intihar ettirmek gibi bir amaç yok. Dediğim gibi ilk saniyelerden itibaren sembol yağmuruna tutuluyoruz, bu da tam olarak animasyonun yayınlandığı dönemler pek bir popüler olan illuminati sistemine bir gönderme, antisatanizm mesajı verme niyetli konmuş bir imge.

Ama benim asıl takıldığım detay resmin altında gösterdiğim, kulübenin alt kısmındaki çizim. İlk izleyişte farkedilemiyor belki, zaten çizimdeki önemli kısım çok küçük olduğundan kolay kolay görmek mümkün de değil. Görüldüğü üzere bir çöp adam çizimi var, bir köpeğin tasma zincirini asılıyor ve köpek de huzursuz görünüyor. Görsele biraz daha dikkatli bakınca farkediliyor ki bu abimizin elinde tabanca var! Kafasındaki şapka da bu kişinin bir Amerikan Askeri olduğunu ele veriyor orada...










Bu sahne animasyonun siyaset ve kapitalizm eleştirisi ayağının gövdesi bana kalırsa. Bir kukla ustasını görüyoruz. Tırnakları ve derisinin pullu yapısı görüntü itibariyle direkt şeytan, daha detaylı incelersek antichrist izlenimi yaratıyor. Ve antichrist temsili karakterimizin parmağındaki yüzük dolar sembolü şeklinde...

Bush, 11 Eylül saldırılarının yapıldığı sabah bir anaokulu ziyareti yapmıştı. Girdiği sınıfta My Pet Goat isimli, satanist ritüeller içerdiği için yasaklanmış bir hikaye kitabını okuyorken saldırıdan haberi oldu, hiç istifini bozmadan kitabı tekrar eline aldı ve ilgileniyormuş gibi görünmeye devam etti. Ayrıca kitabı elinde ters tutuyordu. Bu tarihe önemli bir kültürel ikon, mizah unsuru olarak düştü. İşte görüldüğü üzere animasyonun yapımcıları da bundan kendilerine düşeni çıkarmış, hükumet eleştirisine 11 Eylül'de bir anaokulunda okunan satanist, okültist ritüeller içerikli hikaye kitabının başlığını çok değiştirmeden ufakça düzenleyerek dalmışlar.












Ve bu sahne... Karşımıza kukla ustasının kontrolündeki Bush çıktı değil mi? Bu sahne Rihanna'nın, Mtv İkonları'nın, çizgi filmlerinin vazgeçilmez hareketlerine bir gönderme aslında. Bu sahne 25 kare mantığı gibi yarım saniye kadar görünüyor ve çok hızlı bir şekilde geçiyor (görüntüyü yakalamam da zor oldu haliyle.)

Buraya kadar illuminatiyi eleştiren, ABD hükumeti ile ilişkisini deşifre eden bir animasyon izledik sanki değil mi? Amaaaaa, buradan sonra işler değişiyor. Ruhçulukla ilgili kısım ve insanlığa eleştiriler, ilahi kitaplara göndermeler yavaş yavaş başlıyor...














Bush, bir dama tahtası üstünde kukla ustasının kontrolünde hareket ediyor. Ancak burada önemli, atlanmaması gereken bir detay var:
Bush'un kafasında külah var. Bir şaklaban imajı uyandırıyor bu görüntü. Külahta yazan D harfi de bir kısaltma gibi. Bir varsayımda bulunuyorum: o "D", dolt yani ahmak veya douchebag'e karşılık geliyor olabilir. Koskoca 43. ABD başkanı aptalca bir imajla çıkıyor, aptalca danslar ediyor...

Bana kalırsa bu sahnede kara tahta çok önemli ve kesinlikle analiz edilmesi gereken detaylardan biri.
Bahsettiğim gibi burası bir anaokulu ve bu görsel de Bush'un 9/11'de ziyaret ettiği anaokulu olduğunu doğruluyor:












Evet burası bir anaokulu. Bu yaştaki çocukların içinde hiçbir pislik bulunmaz, kimseye kin beslemezler ve korunmaya muhtaçtırlar.
Kara tahtadaki simgeler ise Amerikan hükumetinin çocukların zihninde oluşturduğu algıları, çocukların sürekli gördüğü şeyleri özetliyor:

Penis çizimi var ve penis bir füze şeklinde çizilmiş. Bu cinsel istismar ve çocuklara yönelik saldırılara bir gönderme...

Köpekbalığı var ve çok sinirli, kin kusuyor bakışlarıyla...

Bir ev alevler içinde... O yanan evlerle ilgili görüntüyü hala görüyoruz her gün...

Ve bunlar ana okulu yaşındaki çocukların zihnindeki imgeler... Hükumet ve medya çocukların algısını bu yöne dağıtıyor, hepsini yaşam=seks+para+savaş formülüyle hareket eden robotlara çeviriyor.

Ama burada çok güzel bir kelime oyunu da oynanmış: Tahtada adam asmaca oynamışlar ve adam asılmış değil mi? Kelimedeki boşlukları doldurursak "evolution" Türkçe karşılığıyla evrim cevabına ulaşıyoruz. Ama biliyoruz ki cümleler büyük harfle başlar. Burada ise büyük harf e değil de L!

evoL'u tersten okuduğumuzda ne oluyor peki? Love yani sevgi...






Farkettiniz mi bilmiyorum, sınıfta bir evrim tablosu var. İnsanoğlunun aydınlanma çağına kadar gerçekleşen evrimini gösteriyor. Ancak aydınlanma öncesinde son bir aşama var: Elinde tabanca tutan homo sapienler aydınlanmadan önceki son basamak..

Saat 00:00'ı gösteriyor. Bu zaman önemli. Çünkü bu saatte bir gün sona ermiş, dijital takvimler bir sonraki günü göstermeye başlamıştır.



















Devil Horns'a takılmayacağım tabi ki. Çünkü ben de metal dinleyen ve yeri geldi mi devil horns yapan biriyim.:) (Aklıma gelmişken çalma listem) Ama burada ilgimi çeken başka detaylar var:

F=-F'i farkettiniz mi?
Newton'un hareket yasalarını hatırlayalım:
1)Eylemsizlik
2)F=ma
3)Etki-tepki

F=-F etki tepki'nin formüle indirgenmiş halidir. Bir etki uygulandığında ona karşılık eşit büyüklükte ama ters yönde tepki kuvveti doğar. Kuvvet vektörel bir büyüklük olduğundan dolayı da -F'in -'si, F kuvvetinin tersine bir yönü ifade etmektedir.

Beyin resmine şimşek çakıyor ve loplarına bölünüyor.
Ve beynin yanında bir ejderha çıkartması var..
Bu çıkartmanın Çin'in ejderha yılına denk geldiğini varsayıyorum. Ejderha yılında büyük bir felaket bekleniyordu ve bu yıl animasyonun yayınlandığı 2012 yılına karşılık gelmekteydi...














Ahmak ve soytarı olan Bush gitti yerine medyanın ağır başlı, eğitimli, saygın biri olarak lanse ettiği Obama Bey geldi. Hem de mezuniyet kepiyle...













Ancak Obama da birileri tarafından yönetildi. Ona "gül!" emri verildiğinde güldü, kuklalığı devam ettirdi...











Bu sahneye dikkat!
Burada bir kız, altın renkli bir çemberin tam ortasında oturuyor ve bu çember bir koruma çemberi.. Kızın etrafında havariler toplanmış. Havarilere daha dikkatli bakarsak kızın sağ omzunda boynu bükük oturan karakter, simasından anlaşılacağı üzere Yahuda. Görselin en solunda da ying yang var. Ying yang'i tekrar göreceğiz bu yüzden şimdilik atlıyorum.

Kızın elindeki elma aslında Adem'in elmasını sembolize ediyor...










Ve kızımız, Adem ve Havva'nın elmasını bilinçli bir şekilde Obama'ya doğru fırlatıyor... Elmanın geldiği yerde, Obama'nın ayakkabısının altında cent var...



Burası beni en çok etkileyen, en hoşuma giden sahneydi... Elma ikiye ayrıldı ve iki parça da birleşip yeni bir madde ortaya çıkardı. Bana kalırsa bu sahne düalizm anlamına geliyor. Düalizm varlıkların iki zıt tözden oluştuğunu öne süren bir düşüncedir. Kadın-erkek, karanlık-aydınlık gibi zıt kavramları açıklamada başvurulan bir yöntemdir. Ying Yang de düalizmle uyuşan bir inanıştır... Din biliminde düalizme başvuranlar yaratan ile yaratılan arasında, yaşanılan dünya ile sonraki hayat arasında ilişkiler kurarlar. Spiritüalist kafalardan çıkan bir fikre göre düşünüp bu sonuca varmak bana gayet mantıklı geldi...

Ve birleşme sonucunda görüldüğü üzere lotus çiçeği ortaya çıktı.
Pembe Lotus Çiçeği, Budizm'de yüksek aydınlanmayı temsil eder. Hinduizm'de de inanış fazlasıyla benzerdir...













Ve dualite karşısında tedirgin, ter döken bir Obama görüyoruz...




















Burası gerçekten çok önemli. Okuldan uzaklaşırken duvar yazısı çıkıyor karşımıza. Psalm 23 yazıyor. Psalm 23 yani 23.Mezmur bana göre Zebur'un en güzel bölümü... Bu mezmurda Davut şöyle der:"RAB çobanımdır, Eksiğim olmaz. Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, Sakin suların kıyısına götürür. İçimi tazeler, Adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, Kötülükten korkmam. Çünkü sen benimlesin. Çomağın, değneğin güven verir bana. Düşmanlarımın önünde bana sofra kurarsın, Başıma yağ sürersin, Kâsem taşıyor. Ömrüm boyunca yalnız iyilik ve sevgi izleyecek beni, Hep RAB'bin evinde oturacağım."
















Ve 11 Eylül krizi... Ancak fark edildiği üzere patlama kontrollü bir şekilde gerçekleşiyor. En üst kattan alt alta bir düzen halinde patlıyor bina...















Ve Ladin.. Ladin'in arkasında karakteri olmayan bir grup duruyor. Ladin dua eder gibi görünse de kostümüne dikkat, CIA üniforması giymiş. Arkaplanda kalan hilal ile burada Ladin'in İslam'dan yana görünüp de bunu araç olarak kullanıp Amerika'ya hizmet ettiğini göstermeye çalışmışlar..













Petrolle de olayı gayet güzel özetlemişler...





Evet, meşhur Özgürlük Heykeli... Davut Yıldızı'nın belirmesiyle parçalanıyor yani özgürlüğe bir darbe de o cepheden iniyor.







Anubis botuna binmiş, kalbi sevgiden dolayı alev alev yanan İsa Mesih, alnındaki Horus'un gözüyle sahalara iniyor...














Benim en beğendiğim kısımlardan biri. Bu gördüğümüz arkadaş, modern gençliğin sembolü. Uyuşturucu bağımlısı, hap bağımlısı, kafatası boşaltılmış ve beyni alınmış bir gençlik... Evet, bu gençlik şu anki gençliğe çok benziyor. Ürünlerle, büyük markalarla, abur cuburlarla ve MTV ile beyni boşaltılan, hayatı Amerikan lise dizilerinden ibaret sanan bir gençlik bu...













Ve bu gencin beynini boşaltan, kendisine fısıldayarak onu kontrol altına alan kişi de şu arkada monitörden yüzünü gördüğümüz abimizin ta kendisi.. Ayrıntıyı gördünüz mü peki? Bir gözü kör. Peki bu ne anlama geliyor? İlahi dinlere, hadislere ve bazı kaynaklara göre deccal'in bir gözünün kör olacağı öne sürülmektedir. Bunu kabul eden bilim insanlarından bazıları ise deccal'in cep telefonları, bilgisayarlar veya televizyonlar olduğunu iddia eder... Yani bir monitörü olan, ve bizi tek tıkla istediğimiz her şeye ulaştıran bir sistem...








Aynı anda uçaklar tarafından, bir şehir merkezinde bombalanan cami...











Bu arbedede hayatını kaybeden türbanlı bir kadın ile çocuğu... Görmüş olduğumuz bu acı tablo, İsa'nın ölümünün resmedilişidir bir yandan. Kadın, elinde elixir'i tutmakta. Elixir'in ölümsüzlüğü, ölümden sonraki hayatı sağlayan bir iksir olduğu düşünülür.

Öte yandan













Çocuğun yüzünde ölümden sonraki hayatı, yeniden dirilişi sembolize eden bir böcek geziyor...














Burada makineleştirilmiş bir çocuk görüyoruz. Çocuk toka takmış yani bu bir kız. Ama kurdelesi var ve ne yazık ki bu da kızın seks işçisi olduğunu sembolize etmekte.. Aynı anda eline bir silah tutuşturulmuş. Afrikalı olduğunu düşündüğüm bu karakter de kültür emperyalizmi altındaki toplumlarda çocukların nasıl robotlaştığını, f(x)=seks+para+terör mantığıyla yürüyen birer makine haline geldiğini gösteriyor...
















Bu bir Küba vatandaşı. Elinde orak ile çekiç tutuyor. Bu konu hakkında birçok spekülasyon var ama benim çıkarımım komünizmin de kapitalizm bataklığında boğulduğu yönünde. Rusya'da Kızıl Meydan'dan Lenin'in heykelleri sökülsün çağrısı yapılıyor kiliseler tarafından. Gerisini size bırakıyorum ben...














Bence bu çok hoş bir detay. Tanklara karşı beyaz bayrak sallayan ve savaşı sonlandırmaya çalışan aktivist bir kızımız var şu an. Kızın elbisesindeki resim ise Doğu bloğu ülkelerini temsil etmekte. Zulmü gören Doğu ülkelerini koruyan yine Doğu'lu biri var...


















Buradaki ufak görseli farketmek çok zor. Uzanmış bir erkek var aslında. Ve kule de penisi temsil etmiş. Bu kule aslında insanlığın cinselliğini anlatmakta. Çünkü kuleden cılız bir ışık çıkıyor etrafa. Burada üremenin insanoğlunun aydınlanması için önemli bir güç olduğu sembolize edilse de















Hıristiyanların inançlarıyla sömürdüğü, paranın ve ekonominin tükettiği, sömüre sömüre yaşlandırdığı, hapsolmuş ve hücresine giren ışıktan utandığından saklanacak delik arayan, buna rağmen kurtulacağı günü sayan, duvara çentik atan bir cinsellik bu ve kurtarıcı onu da temizliyor...



Ve kurtarıcı, yeri yararak çıkar, beyaz yakalı sınıflanmayı ve burjuvaziyi yok ederek kapitalizmin en temelinde bulunan gücü sarsmış olur...

Çocuğun gözündeki morluğu farkettiniz mi?
Biraz geriye gidersek caminin bombalanmasıyla ölen, gözü mor bir Müslüman çocuk vardı.
İşte o çocuk, bu çocuk. Ve burada tasavvufi bir yeniden doğuş anlatılıyor.
Caminin düzelmemesi meselesi de şöyle bir sembol olabilir:
İslam'ın çıkış döneminde cami kavramı yoktu. Mescitler vardı. Cami kavramı mimari olarak kültüre girdi, gösteriş anlamında görsellik oluşturdu. Ancak burası yeniden doğuşun olduğu evren yani yaşadığımız dünyanın sonrasında gelecek dünya.. Ve bu dünyada gösterişe yer yok.

Ve son..  İsa'nın kafasındaki gazap tacı arkasındaki kilisenin yıkılmasıyla eş zamanlı olarak yok oluyor...

Hayatımda izlediğim en başarılı kısa filmdi bu, beni çok etkiledi. Ve bu kısa filme 9,5/10 veriyorum ben...

22 Mart 2017 Çarşamba

Uyanmak -tamamen farklı bir konsept-



Selam!

İlk defa samimi bir giriş yaptım sanırım, umuyorum irkilmemişsindir bu değişiklikten ötürü.
Normalde Prozac İnsanı'nda sinema dışında yazılar yayınlamak istemiyordum. Planım sadece film eleştirilerine yer vermek, filmler hakkında farkedilmeyeni gösterecek şeyler yazmaktı. Ancak zamanla farkettim ki tek bir konuya bağlı kalıp da yazınca ayda iki, üç yazıyı zor yayınlıyor, blog tabiri caizse içerik bakımından "kabız" kalıyordu. Ve ben izlemediğim, izlesem de sahnelerini ince ince seyretmediğim bir film hakkında yazmayı sevmiyorum çünkü içime sinmiyor o kadar yüzeysel anlatımlar. Ne yapmalı, ne etmeli derken en sonunda planımı biraz esnettim. Evet, sinema yazılarım devam edecek (durmak yok, yola devam!) ancak zaman zaman da günlük tarzı içeriklerle, sitemlerimle karşına çıkmak hem blogun boş durmasına engel olacak hem de benim bir şeyleri "kusmama" yardımcı olacak.. İçime böylesi sindi ve bunu yapmadan blogu öyle boş bırakmak hoşuma gitmezdi hiç. Anlayışın için teşekkür ederim... Neyse lafı fazla uzatmadan konuya gireyim:

Geçen gece uyku ile uyanıklık arasında, bilincimin neredeyse kapandığı bir anda hayatımda bir ilk gerçekleşti: Üzerime bir şey oturdu, kalbimi çıkarırcasına göğsümü sıktı ve soluğumu kesti.. Evet, hayatımda ilk defa karabasan denen şey ile böylesine yakın oldum...

Bu iğrenç deneyim aslında kötülüğüne 10 üzerinden 10 verebileceğim bir durum değildi.

Üzerimdeki yük sebebiyle o an toprağın altına girmeyi, ölüm gerçeğiyle yüzleşmeyi hatırladım. Bir şey ruhumu sömürürcesine sıkarken ben karşı koyamıyor, direndikçe daha da acı çektirmesine yol açıyordum. Kardeşime uzanıp onu uyandırmak, yardım istemek aklımdan geçerken ellerimi tutan şey hareketimi imkansız kılıyor, ciğerlerimi oksijenden mahrum bırakıyordu. Çığlık atmak istiyordum ama ses tellerim titredikten sonra ses geri dönüyor, göğsümde hapsoluyordu. O an aklıma tek bir şey geldi: Bu çaresizlik insan hayatında bir dönüm noktası. Bir gün aniden ölüyorsun, toprağa gömülüyor ve orada havasız, susuz, kimsesiz bırakılıyorsun. Bağırman imkansız... Boşuna direnme, elin kolun bağlı olmasa da o topraktan, öncesinde de tabuttan başını kaldıramazsın...

Bir şeyler oldu, çığlık atarak yatağımdan fırladım ve uykusuz geçecek geceye sırtımı döndüm...

Bu deneyim benim için çok anlamlı oldu. Neredeyse iki senedir boktan bir ruh haline saplanmış, deprem olurken vs. neredeyse ölecek olduğumda tepki vermek yerine ölmeyi bekleyen ben, uzun bir aradan sonra normal bir insan gibi davranmış, çığlık çığlığa o korkuyu yaşamıştım. Sevindim çünkü olması gereken buydu, az da olsa iyileşmiştim...

Bilemiyorum belki varoluşsal depresyonlar biraz olsun hafiflemiştir. Belki de kendimi soyutlamaktan, hayata anlam vermeme huyumdan birazcık uzaklaşmışımdır bu tecrübe ile. Kalabalığa çıkmayı hala sevmiyorum ama bu halimi sevmeye başladım, bu yapımla mutlu oluyorum en azından...

Ve ne olursa olsun bu tecrübeyi asla unutamam. İlk olduğundan değil; bana değiştirelemeyen tek gerçek olan ölümü bizzat yaşattığı için. Beni uykudan uyandırdığı için...

Teşekkür ederim Karabasan, succubus kardeş veya her ne isen.. Var ol.

Hotel Transylvania


Bundan yaklaşık 4 sene önce ailemin tam istediği tipte, oturduğumuz şehirden kilometrelerce uzaktaki bir okulu kazanmam sonucu okul idareciliği yapan babamın istediği tayin çıkmış, ev taşıma hazırlıklarına başlanmıştı.. Televizyon uydusu, balkondaki çanak, modem taşınma olayı bitene kadar kapatılmış, toparlanmıştı... O zamanlarda annem, ilkokula giden kardeşim ve ben gece yarılarına kadar oturup animasyon izlerdik. Nasıl olsa fen lisesini kazanmışım, güzel bir tatili hak etmişim, gecenin üçüne kadar animasyon izleyeyim en azından... İşte bu taşınma sürecinde annemin aileye katılan ilk usb olan, bir kingston flaş bellekte derlediği animasyon arşivinden yaz boyunca, henüz izleyemediğimiz birkaç çizgi film, animasyon ve film bulmuştum. İnternet olmadığından dvd'den bunları oynatıp kendimi eğlendirebilirim, diye düşünüyordum (ve öyle bir etkisi oldu da).. Bahsettiğim bu arşivde beni en çok etkileyen, nakliye işlerinin gecikmesi sebebiyle de en az elli defa izlememe rağmen beni bir kere bile sıkmayan Otel Transilvanya'yı, 12/04 itibariyle 18'ime girecek olmama rağmen çizgi filmlerden büyük zevk alan ben, geçtiğimiz günlerde tekrar izledim. Yine o kadar eğlendim, o zamanları özlemem dolayısıyla filmden daha çok etkilendim...

Uzun ve lüzumsuz bir giriş olsa da bunları anlatmak istedim, bu yüzden de yazmadan edemedim işte...
Neyse konumuza geçelim:

'12 yapımı Hotel Transylvania'da canavarların konakladığı Transylvania Oteli'nin sahibi Dracula'nın kızının 118. doğum günü için düzenlediği etkinlikte, bir konuk yüzünden başından geçenler anlatılıyor. Doğum günü için otele nam salmış canavları çağıran Dracula, hiç umuldık bir anda Jonathan isimli 21 yaşındaki insanın oteli ziyaretiyle beraber ne yapacağını şaşırıyor. Korku hikayeleriyle büyütülen, insanlardan çekinen hatta korkan canavarlara Jonathan'ın varlığını duyurmamak isteyen Dracula, çareyi Jonathan'ı da bir canavar gibi tanıtmakta buluyor..

Derken Jonathan, Dracula'nın biricik kızı Mavis ile karşılaştıktan sonra Mavis'in büyüsüne kapılınca işler çığırından çıkmadan Jonathan'ı bölgeden kovmak için her yola başvuran Dracula, kızının da Jonathan'a karşı boş olmadığını farkedince daha da çaresiz ve hüzünlü bir duruma düşüyor...

Dracula'nın yapması gereken kızını Jonathan'dan uzak tutmak, sevenleri birbirinden ayırmak. Çünkü bir canavar ile bir insanın birlikteliği canavarlar aleminde kabul edilemez!..

Hotel Transylvania da Dracula'nın bu çaresiz ve aciz halini seyirciyi gülmekten yerlere yatırırken sunuyor. Görsel açıdan, karakterlerin tasarımı ve hareketlendirmeler on numara. İlginin dağılmasına izin vermeyen noktalardan biri de karakterlerin giysilerindeki, çizimlerindeki ayrıntılara kadar dikkat edilmesi sanırım.
Senaryosu ve diyaloglar ise izleyici gülmekten iki büklüm edebilir zaman zaman. Hatta dublajlı izlemek alt yazılı izlemekten kat kat daha eğlenceli olabilir. Çünkü karakterlere şive katmışlar bizim Türk seslendirmenler. Örneğin bir karakteri laz yapmışlar, karı koca kavgalarına kültürel ögeler sokmuşlar. Bu sebeple dublajlı halini izlediğimden gayet memnunum... Son beş yılda izlediklerim arasında etkisi en büyük animasyon Hotel Transylvania...


Ivanovo Detstvo


Tarkovski'nin '62 yapımı, ilk uzun metraj filmi Ivanovo Detstvo (İvan'ın çocukluğu), 2. dünya savaşında çevresindeki herkesi, tüm sevdiklerini kaybetmiş, zavallı "asker çocuk" Ivan'ın hikayesini anlatıyor..

Filmin en önemli kısmı sayılan rüya sahneleri birer özlem metaforu. Rüyalarında sürekli annesi ve kız kardeşini gören ve sonlarında da bir kaza geçiren Ivan'ın annesi ile kardeşine duyduğu özleme işaret etmekte.. Peki babası? "Babasının bilinç altında yer almasına gerek yok" denebilir aslında. Çünkü Ivan babasının rolünü ve görevini üstleniyor, adeta ailesi için yeni lider/reis oluyor.

Görevden alınmaya direnişi de babasının yerine geçmiş gibi görünmesine bağlanabilir belki. Ne kadar canı yanarsa yansın babası gibi davranmalı, zayıflığını dışa vurmamalı ve babasının varlığını azami ölçüde hissettirebilmeli.. Her uyanışında "sayıkladım mı?" diye sorması da bununla ilgili. Çektiği acıları dışa vurmamalı bu yüzden de elinden geldiğince, cüzi miktarda belirtiler göstermeli...

Filmin can alıcı sahneleri çok fazla, sembolizm had safhada.
Tarkovski, savaşlarla çocukluğun nasıl yitip gittiğini anlatırken savaşı sessizlikle temsil ediyor. Gerçekliği düşler ve anılarla keserken bu anılar ve düşler bir çocuğun yitirdiği mutluluğuyla şiddet ve savaşı karşı karşıya getirmekte. Savaşın korkunçluğunun gelecekte nasıl bir atmosfer yaratacağının da öne çıkmasıyla filmde çocuksuluk ile hayali bir kahramanlık arasındaki geçiş karamsar bir şekilde resmedilmekte..

Müzikleriyle de seyirciyi ekrana kilitleyen bu film, izlenmesi şart Tarkovski filmlerinden biri...


Animal Farm



1954 yapımı Animal Farm, Orwell'in aynı adlı romanından uyarlanmış, çekimler esnasında da CIA'in müdahalelerinden -buraya geleceğim.- nasibini almış bir Joy Batchelor & John Halas filmi..

Bir çiftliğin sahibi, Mr. Jones, hayvanlara kötü muamele göstermektedir. Bu duruma katlanamayan, çiftlikteki en yaşlı domuz Old Major, tarihe geçen bir konuşma yapar ve bu konuşmasıyla devrimin fikir babası olur, Jones'u çiftlikten kovduktan sonra kendi kanunlarını koyarak çiftliği yeni bir düzene sokar. Snowball (domuzlardan biri) çiftliğin enerji ihtiyacını karşılamak için değirmen tasarlarken Napolyon tarafından mağlup edilir. Napolyon'un başa geçmesiyle her şey ters gitmeye başlar. Ticarete başlamış çiftlikte domuz toplumu lüks bir yaşam yaşarken diğer hayvanlar çok az yemekle, kıt kanaat geçinmeye başlar. Napolyon, kuralları kendi ırkına uygun tasarlarken Boxer'ın ölümüyle çiftlik daha kötü bir ortama dönüşür. Hayvanlar da tek çareyi yeni bir devrimde bulurlar..

Kısa bir özetten hikayenin '10 ile '40 yılları arası SSCB dönemine parmak bastığını, Stalinizme sert eleştiriler yönelttiğini anlamak mümkün. Karakterler o dönemden birer şahsiyeti, ideolojiyi ve toplumu temsil etmekte. Old Major-Marx veya Lenin, Snowball-Troçki, Napolyon-Stalin, Jones-Rus Çarı, Boxer-İşçi Sınıfı, Napolyon'un kaldırdığı Hayvanizm-Marksizm ve Leninizm ilişkisini kurabilmek oldukça basit.

Ancak filmin romandan önemli bir farkı var: Roman sonunda hayvanlar, kurtuluş için devrimi planlamıyor, filmdeyse hayvanlar, baskıcı rejimden kurtulmak için ikinci devrim hazırlıklarına başlıyorlar. CIA de tam burada devreye giriyor. Yeni bir devrim olacağının gösterilmesi, filmin sinemalarda gösterilen ilk uzun metraj İngiliz animasyonu olması gibi olaylar da CIA'in çekimlere neden müdahil olduğu yönündeki teorileri pekiştiriyor... Bahsettiğim İngiliz animasyonu meselesi de Amerika-İngiltere ilişkilerinin durumuna yönelik tespitleri de mümkün kılıyor sanki...

Kitapta "Stalin ile komünizmin diktaya dönmesi, sonrasında yaşanan aksaklıkların sorumlusu komünizm değil, diktatörlük ve liderdeki güç kaygısıydı" olarak lanse edilirken filmde bahsedilen temsili Stalin rejiminin arka planında anti komünist propaganda hakim gibi duruyor. Bu yüzden filmin CIA açısından sorun oluşturacak bir tarafı yok bana kalırsa...


Masumiyet



'97 yapımı Masumiyet, umutsuz aşkların, çile dolu hayatların filmi..

Zeki Demirkubuz'un O'na adadığı filmi, imkansız aşkın peşinden koşan Uğur'un, Uğur'u herkesten kıskanan ama eli kolu bağlı, çaresiz aşkını bastıran Bekir'in, sağır-dilsiz, her şeyden habersiz gibi görünse de canı herkesten çok yanan Çilem'in hareketli hayatlarının, Yusuf'un bahtsız yaşamına düşüşünü, Yusuf'un gözünden anlatıyor...

Yusuf, ablasıyla kaçan askerlik arkadaşını, en yakın arkadaşını vuruyor ve on yıl içeride yatıyor. Bu on yılın sonunda hiçbir zanaat öğrenemeyen, kimi kimsesi olmayan talihsiz Yusuf, (filmin ilk sahnelerinde) cezaevi müdürüne kalan ömrünü hapiste geçirmek istediğini iletiyor ancak müdürün babadan oğla nasihati gibi Yusuf'a verdiği tavsiye sonucu Yusuf dışarıya atılıyor. Güzergahı:Diyarbakır'dan Ankara'ya, Ankara'dan İstanbula. Bulabilirse iş kuracak, yaşamını sürdürecek elinden geldiğince...

Ama öyle olmuyor işte... Ankara'da eniştesine uğruyor, eniştesinin ablasına şiddet uyguladığını gördüğü halde tepkisiz terkediyor evi ve her şeyin başladığı, babacan Otelci'nin güzel yüzle karşıladığı o otel'e geçiyor. İstanbul'dan önce bir süre Ankara'da kalacak ya.. Derken otelde ateşler içinde yatan kız çocuğunu havale geçirmek üzereyken kucaklayıp doktora götüren Yusuf, bu olay örgüsünün sonucunda Bekir, Uğur ve Çilem ile tanışıyor işte...

Uğur'un hikayesi çaresizlikle dolu. Aşık olduğu, cezaevindeki belalı adam Zagor'u kurtarmasını sağlayacak parayı çıkarmak için pavyonlarda şarkı söylüyor, akşamları hayat kadını oluyor. Zagor'un çıkması imkansız. Çünkü hayatı bela, siyasi suç dolu; dışarı çıksa rahat duramaz.. Uğur bunu biliyor da aslında. Ama "umut gönlümün ekmeği, umar ha umar, umar.." düşüncesiyle gururunu, saygınlığını, onurunu gözünden çıkarmış, bir umut Zagor'u kurtarırım derdinde...

Bekir ise Uğur'a sırılsıklam aşık. Uğur'u bu diken üstünde yaşamdan kurtarmak istese, ne kadar uzak tutmaya çalışsa da başarılı olamıyor. Uğur tutturmuş Zagor da Zagor.. Bekir de bunu için için kıskanmaktan başka bir şey yapamıyor eli kolu bağlı... Uğur'a gidersen vururum, diye silah doğrultuyor ama asla ona kıyamayacağını çok iyi biliyor. Ne yapsın, "ömrüm boyunca böyle peşinden giderim, uzaktan severim ben de" demekten başka elinden bir şey gelmiyor ki...

Çilem... Göründüğü gibi olmayan, en perişan olan Çilem, Uğur'un kızı. Zagor'dan da Bekir'den de değil.. Duyamıyor da konuşamıyor da. Ama boş gözlerini siyah beyaz televizyona dikerken öyle çok şey anlatıyor ki... Demirkubuz'un neden Çilem ismini seçtiği belli, Uğur'un çektiği tüm çilelerden doğan, hepsinden bir parça olsun bulunduran bir kıvılcım Çilem. Uğur'un çilesi. Duyamayan, konuşamayan, küçük olduğundan devamlı bakıma muhtaç çilesi.. Belki de filmin en önemli karakteri...

Yusuf, bu karmaşa içinde kendi yolunu çiziyor. Uğur'u ablam, Bekir Abi'min emaneti olarak kollarken Çilem'in üstüne kendi kızı gibi düşüyor adeta.. Derken kayış kopuyor, Yusuf, Uğur'a vuruluyor...

Filmin en önemli ögesi, ölüm bana kalırsa. Bu, filmin sonunda yazan: "Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil." sözlerine paralel, tüm o hareketli yaşamın da bir sonu olduğunun metaforu ölüm, gibi... Yusuf'un cezaevinden arkadaşının ölüm haberini gözleri yaşlı babasından alması, Bekir'in sonu, Uğur'un finali hepsi bu metaforun birer parçası sanki... Karamsar ve "arabesk" atmosferi sağlayan en önemli unsur bu bence...

Kıskançlığın ne olduğunu en iyi anlatan film denebilir Masumiyet için.. Bekir'in çılgına dönmesi, Yusuf'un içten içten parlaması, kıskançlıklarının birer sonucu... İçe ata, ata patlıyor zamanla bu duygu da...

Sonunda gözlerimin ağlamak istediği ama filmin oluşturduğu boğazımdaki yumrunun göz yaşlarının önüne set kurduğu, zor da olsa tomurcuk tomurcuk göz yaşı dökebildiğim ve ağlarken bile acı çektiğim, fiziksel değil ruhumun acıyı hissettiği, kalbimin keskin keskin yandığı, beni tepetaklak eden bir film Masumiyet.. Türk sinemasının en güzel, en başarılı örneği...

Zeki Abi'nin birine adadığı bu filmi ben de başka birine, benim için dünyadaki en güzel, bir tanecik insan olan O'na armağan ediyorum...

Puanlama: Türk sinemasının ve Zeki Demirkubuz'un en iyi, en güzel filmi Masumiyet.. Filmdeki Haluk Bilginer tiradı, belki de görülebilecek en iyi tirad olabilir... 


John Hurt'ın anısına The Elephant Man


David Lynch'in 1980 yapımı The Elephant Man filmini çok küçük yaşlarda izlediğimden "beni en çok etkileyen filmler" kategorisine gönül rahatlığıyla koyabilirim. O dönemler sinemaya olan ilgimin ilk kıvılcımları yeni yeni parlıyordu, Anthony Hopkins hayranı bir aileden geldiğimden kadrosunda Anthony Hopkins adı geçen filmleri izlememeyi kendi adıma ayıp sayıyordum o ilk zamanlarda. İşte "Fil Adam"la da bu vesileyle tanıştık.

Gerçeğe dayanan filmin hikayesi şöyle:John Merrick'in annesi Merrick'e gebeyken fillerin saldırısına uğruyor bu yüzden Merrick, deforme olarak doğuyor, film de bize doğduktan 21 yıl sonrasını aktarmakta.. Ucubeler sirkinde kullanılan, insanlara sergilenen John, bu sirkte Doktor Frederick (Hopkins) ile tanışıyor. Yaşadığı zulme şahit olan Frederick onu muayene bahanesiyle hastaneye götürüyor; çok büyük kafatası, tümörler ve işlevsiz bir sağ kolla karşılaşan doktor, Londra Bilim dünyasına Merrick'i duyuruyor. Daha sonra Merrick, sirkte üzerinden para kazanan Bytes'ın yanına dönüyor ve geç döndüğü gerekçesiyle Bytes tarafından dövülüyor. Durumu kötüye giden Merrick, hastanede kalmaya başlıyor ki zamanla burada da gece bekçisi, Merrick'i parasal değer olarak gördüğünden sosyete başta gelmek üzere ilgisi olan, meraklı insanlara sunmaya başlıyor.

Daha sonra tekrar sirke dönmüşken bir gösterisi sırasında yere yığılıp kalan Merrick, sirktekilerin desteğiyle Londra'ya geri dönüyor ve sona yaklaşıyor adım adım...

Filmde 1800'lerin atmosferini yaratmak isteyen Lynch aksanlarda da, ortam konusunda da, o dönemin tarzını yansıtma konusunda da muazzam bir iş çıkarmış. Dönemin atmosferini tam oluşturmuş. Öyle başarılı olmuş ki bu konuda, 1980 filmini 1940 çekimi sanıyorsunuz ilk başta.. Kadroda da tüm karizmasıyla Anthony Hopkins, yakın zamanda uğurladığımız sevgili John Hurt, olunca film efsanelere, bir David Lynch efsanesine oynuyor...

Filmin en vurucu sahnesi: dışlanma ve ucube bakışlara daha fazla tahammül gösteremeyen John'un tepkisini ortaya koymak için "i am not an animal, i'm an human being!!" çığlığnı bastığı an. İzleyici ağlamak ve ağlamamak arasında kalırken boğazında oluşan yumrunun aslında ruhunu sıktığını, acılar içinde kıvrandırıp ruhunu nefessiz bıraktığını farkediyor tam o anda. İnsan olmaktan utanır hale geliyor, türünden tiksiniyor ve keşke orada Merrick'in yanında olsam, onu sahiplenebilsem ve uzun sürmeyeceğinden herkesin emin olduğu kısa ömrünün kalanında ona yardım edebilsem düşünceleri içinde... İşte o sahnede yumrunun daha da sıkmasına izin vermeden salmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak, kimseden utanmadan göz yaşlarını acılar içinde dökmek gerekiyor. Acıma duygusu dürtülüyor tam orada. Peki acınası olan Fil Adam mı yoksa biz miyiz? Asıl ucubeler Fil Adam ve dostları, freaks filmindeki insanlar, ex drummer'daki haunted by a freak ile adamı vuran "mongoloid"ler mi yoksa biz miyiz? İlkel olan ilk insan mıydı, sorularına cevap vermek mümkün bu filmle. Dünyadaki en kıymetli şeyin, insan kanının başka insanlarca döküldüğü, en çok insan katliamlarını insanların gerçekleştirdiği dönemin gözleri bağlı, elleriyle kulaklarını kapayan toplumu mu ilkel olan; besin ihtiyacı için doğaya başvuran, daha iri canlılardan korktuğu için bir arada yaşayıp birbirini koruyan ilk insanlar mı?..

Felsefe, sosyoloji ve evrim sınırlarımı zorlayıp bu yazımı okuyanları sıkmak istemediğimden filmin kilit sahnesine yöneliyorum hızlıca:
Doktorun Merrick'i arkadaşım, diye evine çay içmeye davet ettiği sahne.. Merrick, Frederick'in eşi ile karşılaşıyor. Bunun üzerine çoluk çocuk fotoğraflarından sohbet açıyor, evde gördüğü her fotoğraftaki bireyin kim olduğunu soruyor kadına. Kadın da bir bir cevapladıktan sonra John, cebinden annesinin fotoğrafını çıkarıyor ve gösteriyor. Derken hayatında ilk defa gerektiği gibi ağırlanan, kibarlıkla karşılaşan ve gevezelik ettiği için dayak yemeyen Merrick duygu seline kapılıyor ve ağlamaya başlıyor.. "Daha önce görünüşümden ötürü hiçbir kadın bana böyle kibar davranmamıştı" diyen Merrick, ağlamaya müsait duran kadını da hıçkırıklara boğuyor. Seyircinin de içinde tutmayıp ağlaması gereken sahnelerden biri bu...

Makyaj konusunda da sorumlulara hayran kalıyorum her seferinde. Deformasyonu gerçek Merrick ile o kadar yakın yapmışlar ki John Hurt amcayı jeneriğe kadar çıkaramıyorsunuz zaten, "gerçekten de deforme birini oynatmışlar sanırım" algısıyla filmi tamamlıyorsunuz.

Bizim gibi uyumaya hasret, sanata da aşırı düşkün biri fil adam.. Düz yatması vücudu sebebiyle uygun değil, düz yattığı takdirde boğulacak ve ölecek.. Ama bu özleme ve çileye daha fazla dayanamıyor, üzerinde çalıştığı saat kulesi maketini tamamlıyor ve sonsuza dek sürecek uykuya dalıyor...
Toprağın bol olsun büyük usta John Hurt...



Puanlama:

Neco Z Alenky


Svankmajer'in '88 filmi Neco Z Alenky, birçoğumuzun çocukluktan hatırladığı, benim dönemimin de İş Bankası'nın "Karneni Göster Kitabını Al" isimli kitap kampanyasında gösterilen karneye karşılık okuma şerefine nail olduğu "Alice's Adventures In Wonderland" kitabından uyarlama..

Alt tarafı Alice ya bu, diye sempatik ve son derece minnoş bir şey izleyeceğinizi tahmin etseniz de Jan Svankmajer, bizim Alice'i almış ve ürkütücü, seyircinin içini titreten, gizemli bir atmosfere taşımış. Çok samimi geleni son derece karamsar bir şekilde resmetmiş bir nevi...

Hikayede pek bir değişiklik yok. Kitabın en azından dörtte üçünü hayatında yalnızca bir defa olsun okumuş biri bile filmin üzerinde yürüdüğü yola aşina olacak. Jenerik kısmında "Alice Harikalar Diyarında romanından ilham alınmıştır." söylemi var ancak ilhamdan da öte roman birebir uyarlanmış beyaz perdeye.
Yalnızca romandan ayırt edilebilir tek özelliği var: (ki o da filmi tam olarak Svankmajer filmi yapan detay.) Jan'ı tanıyanlar, sürrealizmi nasıl yaşadığını ve kafasında canlanan o enteresan görüntüleri seyirciye de aynen yansıttığını az da olsa bilir. İşte Alice'de tam böyle, tamamen sürreal ögeler üzerine kurulu, Svankmajer'in baştan yarattığı ve yaratıcılığında hiç sınır tanımadığı, Alice'in başından geçenleri kabus atmosferinden beğendiği bir köşede yaşattığı bir film...

Filmdeki tek gerçek karakter Alice. Gerisi animasyon. Hatta Alice de bazen başka varlıklara dönüşebiliyor. Mesela küçülüyor ve o sahnelerde bir bebek geliyor yerine. Jan Svankmajer dendi mi akla ilk gelen teknik, Cut Out'a dayalı bir film tamamen. Bu yüzden karakterlerin bazı hareketleri ilk defa Svankmajer izleyecek birine aşırı keskin gelebilir. Ancak bir süre sonra görseller, olayların işleyişinde ince fraktallar, psikedeliğe kayan ortam, o ilk izleyiciyi de bambaşka atmosferlere taşıyor, sanki izlemesi zevk veren takıntıları izlerken bir bir çözülüyor ve görsel olarak tam bir tatmin duygusu uyandırıyor seyircide...

Karakterler ürkütücü ve ucube olduğundan başlangıçta ısınmak zor gelebilir. Ama biraz sabırla görselden zevk almak da mümkün. Filmin başında Alice "Bu film çocuklar içindir. Belki de değildir." diyor. Bir çocuğa açsanız muhtemelen görsel olarak çok ilgisini çekecek, ağzı açık sonuna kadar izleyecek. Ama o bunalım ortamını hissedemeyecek. İşte o nüans farkı tam burada:Bir çocuğun çok hoşuna gidebilir ama ruh halinde herhangi bir kıpırtı olamaz kolay kolay...

Ne yazık ki bazı sahneler bezdirebiliyor, sakız gibi uzamış da uzamış diyebiliriz yani. Örneğin: Alice, ara sözleri belirtiyor devamlı. Ama bunda aşırıya kaçılmış. "Dedi Alice..", "Dedi Beyaz Tavşan..." gibi doğrudan anlatıma başvurulması kitaba sadık kalındığını gösterse de bu anlatımı ikide bir kullanmak yalnızca okuma kısmında hoş kalıyor. Aynı şeyleri tekrarlaması izleyiciyi birazcık bayabiliyor... Yine de dediğim gibi onlar da sabredilmesi gereken ufak tefek detaylar...

Puanlama: