1 Haziran 2017 Perşembe

BFBKBŞBDBO #1

Birçok blogger'ın belli aralıklarla bir film, bir kitap, bir şarkı önerdiğini gördüm ve ben de bu içeriğe biraz daha yüklenip bir dizi ve oyun da önermek istedim ve "Böyle belli aralıklarla yayınlayacağım bir seri oluşturayım en iyisi" dedim. Bundan sonra her ay "BFBKBŞBDBO" başlığıyla önerilerde bulunmaya çalışacağım. 

En iyisi başlıktaki sırayı takip edelim, film ile başlayalım yazıya:



Bu ay ikinci kez izlediğim, özünde salt aksiyon gibi görünse de üstüne biraz kafa yorunca tonlarca mesaj çıkarabileceğiniz Natural Born Killers'ı şiddetle tavsiye ediyorum. Birbirlerine sırılsıklam aşık olan Mickey ve Mallory ikilisi birbirlerine karşı besledikleri duyguları başka insanlara sebepsiz şiddet uygulayarak beslemektedir. Bu şiddet herhangi bir yaşa, cinsiyete, sebebe bağlı değildir amaç sadece masum insanlara kan kusturmaktır. Mickey'e göre şiddet, Tanrı'nın insana yaratılışından itibaren kullanması için bahşettiği önemli bir unsurdur ve doğa hiçbir şekilde şiddetten bağımsız olamaz.. Bu şekilde işledikleri birtakım cinayetlerden sonra enselenen çift hapse girer ve burada medyanın ilgi odağı haline gelirler, medya yüzünden insanlar ve mahkumlar ikiliyi ilahlaştırmaya başlar. Medya bu röportajları, belgeselleri ile katilleri güçlendirir ve bir anda güçlü bir canavar yaratıverir. Hikayesi böyle yavaşlamak bilmeyen, aksiyon ve kan dolu bir olay örgüsünü işliyor. Ancak film aslında yalnızca şiddeti göstermiyor, içerdiği sembollerle ölümden sonraki yaşama, insanlığın ne kadar zararlı olduğuna, beyaz erkeğin kızılderilileri katlettiğine patır patır göndermeler yapıyor. 

Örneğin Mickey'in yerliyi vurması şu anki ABD halkının başını çeken beyaz erkeğin Amerika kıtasına girişiyle hiçbir suçu, zararı olmayan aksine doğaya her türlü yatırımda bulunan yerli halkı hunharca katledişine; filmdeki yılan ögesi dinlerdeki yılanın anlamlarına; ilk dakikalardan çalmaya başlayan Leonard Cohen şarkısı "the future" ile insanlığın dünyada en çok kendi türünden bireyleri öldürdüğüne yaptığı göndermelerle izleyicinin bilinç altına arka arkaya, hafif hafif tokatlar iniyor. Bunun haricinde filme aksiyondan ziyade romantik film diyebiliriz aslında. Çünkü film içerdiği şiddet sahnelerinden daha çok sonsuza dek süreceğine inanılan bir aşk hakkında.

Bir de Tarantino mevzusu var NBK'ın. Şöyle ki Tarantino'nun öyküyü yazdığı bu film Oliver Stone tarafından yönetiliyor ve Tarantino'nun aklından geçen birçok sahne filme dahil edilmiyor. Örneğin filmin son sahnesi Tarantino'ya göre bambaşka olacakken Oliver Stone daha fazla uğraşmadan son sahneyi kestirip atıyor. Quentin Tarantino'nun sunduğu alternatif son mevcut sondan çok daha güzel ve gerçekçi dursa da bu hali için de fena denemez. 

Filmden daha çok bahsedemiyorum çünkü şu saniyeden itibaren hakkında yazacağım en ufak satır dahi spoiler içerikli olacak. O zaman filmi önermemin hiçbir anlamı kalmayacak. Sadece filmin şu efsane girişini ve arka plandaki halk ozanı Cohen'in insanlığa lanet ettiği şarkının sözlerinin "mealini" paylaşacağım:



Mahvolmuş gecemi geri verin bana
Aynalı odamı, gizli hayatımı
Burada çok yalnızım
İşkence edecek kimse kalmadı
Yaşayan her ruh üzerinde
Mutlak kontrolü verin bana
Ve sen, bebek, uzan yanıma
Bu bir emirdir!
Kokain ve anal seks verin bana
Kalan tek ağacı sökün
Kültürünüzdeki deliğe sokun
Berlin duvarını geri verin bana
Stalin’i de verin Aziz Paul’u da
Geleceği gördüm, kardeşim
Katliam…
Aletler kayacak her yönde
Ölçebileceğin bir şey kalmayacak
Hiçbir şey kalmayacak
Dünyada bir kar fırtınası
Eşiği aşmış geçmiş
Ve ruhun düzenini
Altüst edip gitmiş
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde
Merak ediyorum, ne vardı akıllarında?
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde
Merak ediyorum, ne demek istiyorlardı acaba?
Sen beni rüzgârdan falan tanımazsın
Ne tanıyacaksın ne de tanıdın
Ben şu Kitabımukaddes’i yazan
Küçük Yahudiyim
Uluslar gördüm, yükseldiler ve çöktüler
Öykülerini dinledim, hem de hepsinin
Ama aşk, kurtuluşun tek yolu
Şu aciz kulunuza emredildi ki
Açık konuş, soğuk konuş:
Bitti, yürümüyor artık
Ve şimdi cennetin tekerlekleri duruyor
İblisin kamçısı hissediliyor
Geleceği hazır olun:
Katliam.
Aletler kayacak
Batı’nın eski kanunları çiğnenecek
Özel hayatın aniden patlayacak
Peşinde gölgeler
Yollarda yangınlar olacak
Beyaz adam dans ederken
Baş aşağı asılmış bir kadın göreceksin
Düşen elbisesi kapatmış suratını
Etrafında dandik şairler toplanmış
Kendilerini Charlie Manson sanıyorlar
Ve beyaz adam dans ediyor
Berlin duvarını geri verin bana
Stalin’i de verin Aziz Paul’u da
İsa’yı verin bana
Hiroşima da olur ama
Hadi, bir fetüs daha yok edin
Çocukları sevmiyoruz zaten
Geleceği gördüm, bebeğim:
Katliam.
Bir şeyler kayacak
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde


----------------

Şimdi kitaba geçelim.



Blogta yazarken hiç bahsetmesem de beni tanıyanların biraz da olsa bileceği bir Dostoyevski hayranlığım var. Bu yüzden kimi kitaplarını yakın zamanda ikinci defa okuyorum. Farkettim de her yeni okuyuşumda bir öncekinde hiç göremediğim, ilgilenmediğim, hatta önemsiz bulduğum çok çok önemli detaylar buluyorum.

Ecinniler belki de Dostoyevski'nin yazmış olduğu en agresif ve kafa yoran romanıdır.

Gençliğinde ateizmi doruğunda yaşamış, komünizmi desteklemiş, Sibirya'ya sürülüşünün ardından tüm bunlardan pişman olmuş ve kendini dine vermiş, fanatizmin ne kadar iğrenç bir şey olduğunun farkına varmış, sürgünden dönüşünde de olgunlaşan fikirleriyle, mufazakar bir havayla birçok eser yazmış Dostoyevski, Ecinniler'i de bu dönemde yazıyor ve romanda sosyalizm, nihilizm, ateizm, bolşevizm gibi düşüncelerin Rusya ve Rus halkı üzerinde nasıl bir etki bıraktığını, kendini buram buram gösteren muhafazakar düşünceyle bu akımların halk ve kültür üzerindeki tahribatını işliyor.

Kitap bir yandan da Turgenyev tarafından yazılmış Babalar ve Oğullar'a bir karşı savaş niteliğinde.

Turgenyev'in ateist ve halkı ezici görüşlerine kafa tutmak, Turgenyev'in savunduğu Avrupaya açılmacı tutum yerine Panslavist bir görüşü, her ulusun kendi öz benliğinde var olduğunu, bu ulusal benliğin milletlerin kendi tanrılarını oluşturduğunu savunduğunu dile getirmek amacıyla yazıldığı düşünülebilir.

----------------

Seçtiğim şarkı doğduğum ve şu an yaşadığım bölgenin çok hoş bir türküsü. Şu sıralar Türk halk müziğine sardığımdan bu türkü de vazgeçilmezlerim arasında. 




----------------

Gelelim diziye.



Son zamanlarda isminden çok bahsedilen, youtube'da reklamlarda sürekli karşınıza çıkan bir dizi aslında 13 Reasons Why. Birçok insan tarafından teenager diye hor görülmekte, yönetmen kadrosundaki benim de zerre haz etmediğim Selena Gomez isminden ötürü hakkı yenen bir dizi. Açıkçası ben ilk bölümden itibaren birçok sahnesinde göz yaşlarıma hakim olamadım, iç geçirdim. 13 Reasons Why Hannah Baker isimli, 17 yaşındaki bir lise öğrencisinin neden intihar ettiğini işliyor. 13 farklı sebep ve bu sebeplerin Hannah tarafından özetlendiği kasetler var ve bu kasetleri intihardan sorumlu olan, kasetlerde bahsi geçen isimlerin teker teker dinlemesi, olayları öğrenmesi gerek.

Dizi lise ortamında geçtiğinden, lise sorunlarına bolca yer verdiğinden ötürü teenager izlenimi yaratabilir ancak o sahneler dışında benimle aynı duyguları derinden paylaşacağınızı düşünüyorum. Sıkıcı bulursanız bırakırsınız ama bir şans verin, ön yargılarınızı kapıda bırakıp da izlemeyi deneyin bence.

----------------

Ve oyun..

Aslında bahsedeceğim oyun çıktığı zamanlar çok yankı uyandırmış, ben dahil birçok insanın hoşuna gitmeyecek şeyler içerdiği düşünüldüğünden oynanmamış hatta desteklenmemiş bir yapım.

Battlefield 1.

Battlefield 1, 1.dünya savaşını işliyor ve haliyle oyunda Osmanlı da yer alıyor. Çanakkale cephesi ve Lawrence de oyunda geçen konulardan. Çıktığı zamanlar ben oyunun tamamen İngiliz propagandası içerikli olduğunu, Türk düşmanlığı yaptığını düşünüyordum bu yüzden de oyunu kınadım. 

Ancak geçenlerde bir lets play videosunda dayanamayıp Çanakkale cephesi bölümünü izledikten sonra durumun sandığım gibi Türk düşmanlığı olmadığını, aksine İngilizlerin Anzakları ve sömürgelerini piyon gibi savaşa sürdüğünü, savaşın ne kadar kötü ve korkutucu olduğunu gösterdiğini öğrendim. 

Evet, oyun savaş karşıtı bir yapım ve Çanakkale cephesinde de tarihle uymayan (silahlar ve teknoloji dışında) bir unsur yok. Anzaklar Türk topçularını geçemiyor ve İngiltere de korkakça geri çekiliyor. Türkler kahramanca savundukları Gelibolu'yu ne pahasına olursa olsun vermiyorlar. 

Beni senaryodan çok atmosferin etkilediğini söyleyebilirim. Türk askerleri Türkçe konuşuyor, boğaz duman içinde, her yer kapkara dumandan, isten, kandan ve cesetlerden göz gözü görmüyor. Oyun atmosferi savaştaki çaresizliği, korkunç atmosferi birebir yaşatıyor kısacası... O ruh hali, buhran hiçbir şekilde tasfir edilemez. Gerçekten süngü hücumuna geçecekmiş gibi geriyor ve bunaltıyor oyuncuları. Savaşın ne kadar kötü olduğunu dakika dakika gözler önüne seriyor...

Ben Lawrence görevlerinden pek memnun kalmadım, taraflı ve Osmanlı aleyhine propaganda içerikli buldum bu sebeple oyunu oynamamakta kararlıyım ancak o savaş atmosferinin gerçekçiliğini yaşamak isteyenler için şöyle bir Lets play videosu paylaşıyorum:




----------------

Bu serinin ilk bölümünde yazacaklarım bu kadar. Görüşmek üzere :)

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Ufak bir duyuru gibi bir şey



Sonunda, neredeyse iki senedir sonunu görmeyi beklediğim, beklemekten deliye döndüren Ekşi Sözlük'teki çaylak onay listesi derdinden kurtulmuş bulunmaktayım. Takip etmek, yazdıklarımı ve yazacaklarımı okumak isteyen olursa hesap adresim:
https://eksisozluk.com/biri/kendi-yalnizliginda-bogulan-yazar
Badilerim bomboş, ekleyecek varsa beklerim :)

ve tabi ki bloggerı bıraktığım falan yok. Bir süre blogta yayınlayacak değere sahip olduğunu düşündüğüm yazılar yazamayacağım sadece. Çünkü bu blogta yayınladıklarım oldukça önemli benim için. Üstünkörü ve kalitesiz yazılar yazmak istemiyorum ve bir süredir özel bir proje üstünde çalışıyorum. Şu an bilgi vermeyeceğim çünkü sürpriz. Ama eminim birçoğunuzun çok seveceği ve keyif alacağı bir şey olacak ve sizin de kontrolünüz olacak bu sürprizde. Şu an gizli tuttuğum için ne olduğunu söylemiyorum aksi takdirde sürprizin bir anlamı kalmaz! Beklemede kalın ;) Bu süre boyunca zaman zaman ekşi de ve uludağ sözlük'te (oradaki hesabım:https://m.uludagsozluk.com/u/hicbitmeyenakbil/) yazmaya devam edeceğim. Oralardan takip edebilirsiniz bahsettiğim sürprizi size açıklamaya hazır olduğum zaman gelinceye kadar...

27 Nisan 2017 Perşembe

Başlıksız.


Dün hayatımın en berbat günüydü. Yaşadığım travma yüzünden uykusuz bir gece geçirdim. Keşke hiç yaşanmamış bir gün olsaydı... Bu okuduklarınızdan sonra baya ağır bir şey bekliyor olabilirsiniz. Size göre sandığınız kadar ağır olmayabilir de. Ama ben dün saatlerce, çaresizce ağladım. Ağladım.. Sadece ağladım...


Neredeyse beş senelik muhabbet kuşumun dün, gözlerim önünde can verişini an be an seyrettim. Çok acı çekti, ağlar gibi sesler çıkardı. Belki de cidden ağlıyordu. Yüreğim paramparça oldu. Ona son bir kez dokunmak, o tüylü kafasına bir öpücük kondurmak için neler vermezdim. Önce taş kesti, hareketsiz kaldı. Sonra yığıldı ve sonsuzluğa uçtu...

Annem acı çekerken kucağına almıştı. Hepimiz öleceğini biliyorduk artık. Annemin kuşla konuşması aklıma öyle kazındı ki... "Gidiyor musun sen? Biz seni çok sevdik. Uç, daha fazla canın yanmasın." O sözlerinden sonra birkaç dakika daha durdu öyle. Soluk alışverişi çok hızlıydı ve titriyordu. Veterinerin verdiği ilaç ise hiçbir fayda etmemiş aksine daha da sersemleşmesine yol açmıştı. Yavaş yavaş kalbi durdu, gözleri kapandı ve uykuya daldı... Bu an hayatımın en kötü anılarından biri oldu. Belki de direkt en kötüsü. Kafesinde, gözleri kapalı ve ayakları kırık haldeki yatışını gördüğümde aklıma daha bir hafta önce ne kadar hareketli, bıcır bıcır olduğu geldi. Duramadım ve sadece ağladım. Yığılmış bedenini o halde gördükçe ağlıyordum. Daha dün bizle konuşan kuş gitmiş miydi aniden?

Geldiği zamanları unutamıyorum. Bundan beş sene evvel. Ortaokuldayım. Lise sınavlarına hazırlanıyorum. Derken taşındık, onu da yanımıza aldık. Kütahya'ya geldik, onunla yeni eve geçtik. Dokuzuncu sınıfta ondan ayrı kaldım bir dönem. Yurtta kalıyordum.. Ne zaman eve dönsem pırpır oluyor, beraber oyunlar oynuyorduk. Daha sonra okul değiştirdim, evime döndüm. Bu değişiklikle beraber hayatımın en yalnız geçecek üç buçuk senesine ilk adımlarımı attım. Okulda hiç arkadaş edinmedim. O kadar stresliydim, tedirgindim ki kimseyle samimi olamıyordum. Ailem dışında kimsem yoktu. Yapayalnızdım. O da benden farksızdı. Tüm gün aynadaki görüntüsüyle sohbet ediyor, televizyona eşlik ediyordu. Belki de bu yüzden çok kolay anlaştık. İkimiz de çok yalnızdık.. Beraber şarkılar dinledik, o her ezgide şarkıya eşlik etti. Konuştuk, belki de onlarca kelimeyi öğrettik. Derken o gün geldi.. O sonsuza dek gitti, ben yine yalnız kaldım...

Artık Polyushka Polye dinleyemiyorum, açamıyorum in my sword, i trust'ı. Çünkü hepsi beraber dinlediğimiz şarkılardı bu yüzden hepsi bana onu hatırlatıyor. Kader arkadaşımı kaybettim resmen, çığlıkları karşısında can verişini görmekten başka hiçbir şey yapamadım...

Ve yıkılmayan güzel kuş o gün yığıldı...

Ölü fotoğrafçılığını çok saçma bulurdum. Hangi akılla yaptırıyorlarmış böyle bir şeyi, derdim. Ama o insanları anladım. Son bir hatıra kalsın istiyordum, onu unutmamak istiyordum. Bu yüzden o yorgun bedeninin fotoğrafını çektim, onu gömülmek üzere babama teslim ettim... O an sadece ağladım. Hiçbir şey gelmiyor elimden diye yalnızca ağladım. Annemin göz yaşlarını, kardeşimin ağlamasını, babamın telefonda gizlemeye çalıştığı ama başaramadığı sesindeki hüznü çok iyi farkettim... Tıpkı rezervuar köpeklerinin son sahnesi gibiydi. Arkadaşım ölürken yanında durabildim sadece...



Görüşmek üzere Timuçi, seni asla unutmayacağım...

26 Nisan 2017 Çarşamba

IT


Stephen King'in 1986'da yayınladığı romanından uyarlanan IT, benim için her zaman farklı bir film oldu. Palyaçolardan ölümüne korkan, çocukken gördüğüm anda çığlık atan ben için belki de büyük bir çocukluk travmasıydı bu film. Bilemeyeceğim artık.. Ancak hiçbir zaman herhangi bir kategoriye koyamadığım, tarifini yapamadığım bir filmdi. Bu zorlanmadan ötürü yazım biraz zorlama olabilir, sıkıcı gelebilir ancak 8 Eylül'de remake olarak yeniden karşımıza çıkacağından fazla geciktirmeden yazma sorumluluğum olduğunu düşündüm...

Öncelikle film neredeyse 3 saatlik (uzunluğundan ötürü mini dizi halinde sürülmüş piyasaya çıktığı zamanlar), zaman zaman yavaşlayan, zaman zaman ise aksiyonu bollaşan ve seyirciyi gerim gerim geren bir eser.

1990 yapımı filmin hikayesi şöyle: Tamamen King'in hayalinden fırlayan Derry isimli küçük ve sakin bir kasaba -keşke göründüğü kadar sakin olsa- bir dizi çocuk kaçırma, çocuk cinayeti olayları görülür. Dedektifler olayı araştırırken bu kan donduran olaylar yaşanmaya devam etmektedir. Olayların bilinmeyen tarafı cinayetleri işleyen palyaço kılığına girmiş bir paranormal varlık, çocukların korkularından beslenmekte, çocuklarla karnını doyurmaktadır. Çaresiz bir nokta da bu varlığı yetişkinler göremez, varlık sadece çocukların zihnini bulandırır. Bu olaylar bir gün sona ermiş, çocuklar büyümüş ve meslek sahibi olmuştur. Ancak bir gün o çocukların liderliğini üstlenen, kardeşi bu palyaço tarafından katledilen Bill kasabada kalmayı tercih eden çocukluk arkadaşından aldığı bir haber sonrasında çetesini tekrar toplama ve kasabaya gitme kararı alır. Çünkü: O DÖNMÜŞTÜR. Ve ortada daha büyük bir mesele bulunmaktadır: Hiçbir yetişkinin göremediği canavarı çocuklar yetişkinlik çağına erişmesine rağmen görmektedir...

Film bu karakterlerin yaşadığı flashbackler, eğlenceli anılar ve çocukluklarına dönmek için yaptıkları eğlenceli hareketler arasında gidip geliyor. Açıkçası filmi ben, korku kategorisine koymazdım. Çünkü korkudan çok fantezi olarak geçen, zaman zaman çok eğlenceli sahnelere yer veren bir çalışma olmuş it. Ancak o zamanın koşullarına göre değerlendirirsek, koulrofobiyi zirveye taşıyan ve birçok yetişkinin şu anda palyaçolardan çekinmesine yol açan bir film olabilir de.

Film kesinlikle favorilerim arasında yer almıyor. Hatta her dakikasını ilgiyle izlediğimi söyleyemem bile. Exorcist gibi kült korku filmlerini izleyip sağlamlaştırdığım bünyeme bu tip filmler aşmış bir fantezi filmi gibi geliyor.
Benim için asıl önemli mesele sene içinde çıkacak olan remake..

Fragmanı izledim ve 90 yapımı it'e göre bu yapımın fragmanında biraz olsun gerildim. En başta kötü karakterimiz Pennywise, ilk filmde rengarenk giyinmiş devamlı oyunlar oynayan ve kahkaha atan bir karakter iken bu kez robotik, renksiz ve tamamen kindar bir şekilde çıkacak gibi. Devamlı öfkeli bakışlar atan, sinsi karakterinden taviz verip daha agresif ve saldırgan bir varlık gelecek sanki. Bu benim için pek hoş bir detay değil çünkü oldum olası palyaçolardan korkarım, gördüğüm anda yüzümü başka tarafa çeviririm. Eski Pennywise'ın cümbüş karakteri biraz olsun insanı güldürüyor, palyaçolardan korkanlara bile sevimli görünüyordu.. Şimdiki halini pek seveceğinizi sanmıyorum.

Bunun haricinde film aynı sahneleri daha profesyonel efektlerle izletecek, ne olacağını bildiğiniz anları tekrar yaşamanıza yol açacak gibi görünüyor. Bu iyi olacak mı  yoksa filmin gerilimini azaltacak mı zaman gösterecek... Ben de bir Stephen King okuru olarak bekliyorum.

25 Nisan 2017 Salı

A Clockwork Orange



Beni Kubrick ile tanıştıran Anthony Burgess romanı A Clockwork Orange'ın bendeki yeri çok çok özel.. Okuduğum günü hala dün gibi anımsıyorum. Boş geçen ve miskinliğin bende yaşattığı "suç işliyormuş hissi" ile harcamak üzere olduğum, sıcak bir yaz günüydü. (Evet, suç işliyor gibi hissediyordum ve hala boş kaldığımda içim rahat olmaz çünkü oldum olası geri getiremediğim değerlerden biri olan "zaman"ı boşa tüketmek büyük rahatsızlık veren hislerden biridir benim için.) Yine hep yaptığım gibi Ekşi Sözlük'te okuyacak roman veya izleyecek bir film arıyordum. Kader işte. Beni Otomatik Portakal ile tanıştırdı... İkindi vakitlerinde başladığım kitaba kendimi öyle kaptırmıştım ki henüz güneş batmadan son sayfalara ulaşmıştım. Kitabı kapadığım an kısa süreli bir mindfuck ardından içimden geçen ilk şey şu oldu: "Hayatım boyunca okuduğum en güzel roman otomatik portakal olmalı!"

Gelelim hakkında yazacağım sinema kısmına. Açıkçası romanlardan uyarlanan filmleri kitabı okuduktan sonra izlemek pek hoşlanmadığım bir durum. Genelde yönetmenler birebir uyarlama yapmak istemediklerinden kitabı kırparak beyaz perdeye aktarıyor. Kitapta belki de çok önemli olduğunu düşündüğüm anları da filmde görememek beni mutlu etmiyor ne yazık ki. Maalesef ki kelimesini üstünde durarak söylüyorum, bu sancıyı Otomatik Portakalı izlerken de yaşadım...

Resmen fanı olduğum, deha olarak tanıdığım Stanley Kubrick Abi'nin bu uyarlamasını doyurucu bulmadım. Zaten Kubrick'i biraz olsun tanıyanlar bilir, senaryoyu nereden alırsa alsın izlettiği filmde siyasi, ahlaki veya sosyolojik göndermeler Kubrick'in yapmak istediği asıl şeylerdir ve bu mesajlar da genellikle uyarlanan öyküden, romandan kopuk olur.

1971 yapımı A Clockwork Orange'ı izlerken de aklıma gelen şey tam olarak buydu. Kubrick, insanlığa ve yaşadığı topluma okkalı tokatlar indirmek istiyor, siyasetçileri yerin dibine sokmaya hazırlanıyordu. Belki de tüm bu hırsı da Kubrick'in sonunu getirmiştir. Çünkü diğer filmlerinde de paraya tapan ve merhametten arınmış örgütleri birer birer deşifre etmeyi, hepsini eleştirmeyi ne pahasına olursa olsun eksiltmedi sanat hayatından. Büyük cesaret doğrusu. Hayran kalmamak elde değil...

Film çok etkileyici bir müzikle, şahane bir kamera açısıyla başlıyor. Ana karakter Alex, kötü karizmasıyla, sert bakışlarıyla izleyiciye gözünü dikmiş bir vaziyette kafayı bulurken kamera yavaş yavaş tüm alanı göstermeye çekiliyor. Alex'in seyirciyi sapıkça röntgenlercesine bakışları eşliğinde arka planda çalan müthiş müzik Funeral of Queen de gerilimi bir doz arttırıyor ilk dakikalardan.. Ve karizmasına tekrar tekrar hasta olduğum, yaşına rağmen kötülüğün babası diyebileceğim Alex, kitabın girişindeki o müthiş monoloğuyla girişi yapıyor. "...ve Korova Süt Bar'ında oturmuş, rasodoklarımızı yoruyorduk..." Filmin belki de en etkileyici sahnesi giriş kısmıydı...

Önce biraz hikayeye sonra da Kubrick'in niyetine değinecek, biraz da kitap hakkında birkaç görüşümü belirtecek ve yazımı noktalayacağım:

Hikaye şöyle, Alex ve çetesi yaşadıkları şehirdeki diğer serseriler gibi insanlara kan kusturan, soygunlar yapan, sisteme kafa tutan ve tüm bu şiddeti gerçekleştiren bir grup. Çete üyeleri çok genç, ertesi gün okul için erken kalkacağından uykuda olması gereken saatte süt barında kafayı bulan karakterler. Sert içkiler bünyelerine öyle etki ediyor ki içtikten sonra "diğer gençler gibi" agresifleşiyorlar ve ortalığı kan gölüne çeviriyorlar. Cinsiyet, yaş, ortam gözetmeden vicdansızca yapıyorlar tüm bu eylemlerini.. Derken gün geliyor, çete üyeleri Alex'in başkanlığına itiraz etmeye başlıyorlar, isyan çıkarıyorlar ve yaşanan ufak bir arbede sonucu birbirlerinden ayrı düşüyorlar. Hepsi kendini bu bataktan kurtarırken Alex ise hapse giriyor... Dönem içinde bazı psikolojik çalışmalar yapılmakta. Sinema gibi bir ortamda suçluyu gözünü kırpamayacak şekilde bağladıktan sonra şiddet içerikli görüntüler izleterek şiddetin ne kadar mide bulandırıcı olduğunu kavratmaya çalışıyorlar. Alex de bu deneylere ilk tabi tutulan tutuklu oluyor...

Kitapta birçok önemli husus var. Bunları bir bir bahsedersem kitabı okumanızın bir anlamı kalmayacak. Dolayısıyla ben filmde asıl üzerinde durulan, kafa yorulması gereken sahnelerden birine değinmek istiyorum. Dediğim gibi Kubrick, yönetmen koltuğunda siyasetçilere ve devlete göz kırpmak istemiş. Sinsi sinsi sırıtarak komut verdiği o koltuktan belki de sinema dünyasında görülebilecek en başarılı eleştirilerden birini gerçekleştirmiş.

Tecavüzcü, katil, hırsız, esrarkeş, alkolik, ruhu kapkara olan Alex, deneyler sona erdiğinde devlet başkanı tarafından ziyaret ediliyor. Hastanede Alex'e gayet iyi müdahalede bulunuyorlar, envai çeşit ikramlar ve yemekler sunuyorlar. Başkan odadan içeri adımını atar atmaz Alex'e yapışıyor, Alex'i besliyor, onunla fotoğraf çekiliyor sonra da ona ufak bir hediye veriyor. Aslında başkanın umrunda olan Alex veya Alex'in eziyet ettiği insanlar değil. Bilimsel gelişmeler ise hiç değil. Başkanın niyeti medya aracılığıyla reklamını yapabilmek, algı operasyonlarını tüm otoritesiyle yönetebilmek. Bunun için bir zamanlar kendisine düşman olan Alex'i siyasi emelleri uğruna bizzat elleriyle besliyor, ayağına kadar geliyor. Düz yazı olarak bu mesajı aktarmam eminim ki hiç yeterli olmadı sizin için. Çünkü arkaplandaki klasik müzik eşliğinde, Alex'in kindar bakışlarıyla beraber dank ediyor her şey...

Gelelim kitap hakkında söylemek istediğim o çok önemli şeylere:

Elime geçen çeviri bazı noktalarda başarısız kalmış, elinden gelenin yapılamadığı bir çeviriydi. Tekrarlar çok fazlaydı, Türkçe'ye çevrilmeden direkt sunulan yabancı terimler vardı. Buna rağmen hikayenin akışında hiçbir tümsekle karşılaşmadım.

Burgess, kullandığı dil içinde kendine ait bir argo grubu oluşturmuş. O dönemki toplumdan bağımsız bir dille, alaycı bir şekilde yazmış Alex'in çoğu cümlesini. Kitabın en hoşuma giden noktası buydu belki de. Daha önce hiç duymadığım hatta anlamı bile olmayan argolar Alex'in kelime dağarcığının büyük bölümünü oluşturuyordu...

Son bir noktaya daha gelmek istiyorum: Film boyunca eşsiz bir klasik müzik ziyafeti vermiş sevgili yönetmenimiz. Gioachino Rossini, Beethoven, Erika Eigen gibi müthiş yetenekleri dinletiyor, görsel şölenle birlikte izleyicideki gerilimi arttırıyordu.

Belki de Kubrick'in en iyi filmi değildir Otomatik Portakal. Ama roman olarak yüzyılın en iyi eserlerinden biri olduğunu söylemek gerekli...


23 Nisan 2017 Pazar

The Shining


Öncelikle koyu bir Kubrick hayranı olduğumu söyleyebilirim. Farkettiyseniz bu blogta hakkında yazdığım ilk Kubrick filmi bu olacak. "Madem o kadar hayranıydın neden şimdiye kadar bu adam hakkında yazmadın?" diyebilirsiniz belki de. Eee... (bahane arıyor.) Buna verebilecek pek geçerli bir cevabım yok.:) Şu ana kadar Kubrick filmografisine giremedim ama yazmak istemediğimden değil yazmayı beceremediğimden giremedim. Umarım bu yazıyı tamamlayabilirim, vazgeçip de silmeden yayınlayabilirim... Neyse başlayalım,

Shining hakkında ne kadar konuşursam konuşayım hiçbir şekilde filmi yeterince aktaramam. Çünkü usta Kubrick öyle bir yönetmenlik yapmış ki bu filmde, öyle dekorlara başvurmuş ki filmin her salisesinde, hiç beklemediğiniz anlarda kıyıda köşede toplumsal, etik mesajlar veren, insanlığı eleştiren semboller kullanmış. Ben filmin analiz kısmına geçmeyeceğim çünkü gerçekten çok fazla detayı barındıran bir yapım. Film hakkında Kubrick hayranları tarafından yapılmış, gayet doyurucu analizler bulunduran bir belgesel var. Adı Room 237. Türkçe altyazılı olarak malum ortamlardan izlemeniz mümkün. Bu belgesel hakkında size diyeceğim tek şey var:Filmi sonuna kadar izleyin. Film bitince "mindfuck" yaşarken, "Kubrick'in en lüzumsuz filmi olmuş" bu falan derken biraz hava almaya çıkın. Geri dönünce Room 237'yi izleyin. İzledikten sonra yanıldığınızı, Kubrick'in bir deha olduğunu, bu filmin sinema tarihine geçmiş en başarılı eserlerden biri olduğunu tekrar tekrar kabul edecek, belgesel bitince filmi yeniden izleyip anlatılan detayları gördükçe süper zeka Kubrick'e hayran kalacak, belki de bir Shining fanı olacaksınız. Filmi korku filmi beklentisiyle izleyip yetersiz bulduysanız ve şimdiye kadar Room 237'ye bakmadıysanız bana güvenin, arkanıza yaslanın ve Room 237'yi izlerken Shining'in ne kadar efsanevi bir yapım olduğunu görün...

80' yapımı Stanley Kubrick imzalı Shining Stephen King'in meşhur romanı Medyum uyarlaması bir film. Lakin üstte yazdığım satırlardan sonra kitabı okuyan birçok kişi filmin birebir uyarlama olmadığını belirtecek, haklısınız zira film Beyaz Amerika'nın katlettiği yerlilerin topraklara yerleşmesine, soykırımlarına, Amerika'nın bizim topraklarımız diye sahiplendiği toprakların asıl sahiplerine selam çakıyor.

Hikaye şöyle:emekli öğretmen Jack, sezonluk çalışan bir otelin sezon sonu döneminde bekçilik yapmayı kabul eder, özel yetenekleri olan oğlu Danny ve eşiyle otele görev süreleri dolana kadar yerleşirler. Aile, tatil niyetiyle gelir bu devasa otele aslında. Ne yazık ki işler beklendiği gibi gitmez. Otelde bir dizi paranormal olay, hayaletler aileyi güzelce karşılar; cinnet geçiren Jack ailesini katletmeye karar verir. Ha söylemeyi unuttum Jack'ten önce otelde bekçilik yapan bir abimiz de aynı safhadan geçmiştir ve akıbeti belli değildir...

Filmin mesajlarından biraz bahsettim. Çok detaya inmeyi de düşünmüyorum ama belirtmek istediğim önemli mesaj filmin geçtiği mekan, otel önceden bir yerli mezarlığıymış. Overlook Oteli bu mezarlığın tam üzerine inşa edilmiş. (Bu sahne aklıma Burzum'un yaratıcısı Varg Vikernesin verdiği röportajlarından bir demeçi getirdi. Şöyle ki Varg geçmişinde kilise yakmış, kiliselere ve Hıristiyan kültürüne fazlasıyla tahribat yaşatmış biri. Kendisi tüm bunları yapmasının sebebini şöyle açıklıyor: Kültür emperyalizmiyle canım Norveçimin Pagan kültürünü yok etmeye başladılar. Her yere Mc Donald açtılar, Coca Cola afişleri yapıştırdılar, Mtv ile yaşantılarımızı etkilediler. Hıristiyanlar bizim Pagan kültürü açısından önemli yapılarımızı yıktılar ve yerlerine kendi kültürlerinin, kendi mimarilerinin parçalarını yerleştirdiler, kiliseler yaptılar. Buna tepkisiz kalamazdım ve sessiz kalıp asimile olmamak için bu yönteme başvurdum...) Beyazlar şiddet uygulayarak girdikleri toprakları soykırımlarla temizlemiş, hayatta kalan yerlileri köle pazarlarında satmış, saklanan Amerikan tarihini böyle oluşturmuşlar. Yerlilerden hiçbir iz bırakmak istemediklerinden onlardan kalan her şeyi tahrip etmişler, oteller veya kumarhaneler kurarak kendilerince restorasyon çalışmaları yapmışlar. Kubrick de tam olarak buna parmak basmış. Jack'i beyaz erkeklerin şiddetinde bir sembol olarak kullanmış, Amerikan halkını(!) güzelce tokatlamış... Kullandığı bazı ögelerle bunu anlamak gayet mümkün. Tek gereken filmi pürdikkat izlemek.

Dediğim gibi daha fazla detaya girmeyeceğim zira bu film hakkında spoiler vermek istemiyorum. Tek dileğim herkesin izlemesi. Kubrick'in öldürüldüğüne inanan hayranları arasındayım ve bu filmin de öldürülmesine bir sebep olduğunu düşünüyorum. Susturmak isteyen sevgili Rockefeller ailesi, Amerikan Hükümetindeki gizli oligarşinin ve bu oligarşinin Vatikan uzantısının bu işte parmağı olduğunu, daha fazla deşifre olmak istemediklerinden Kubrick'i öldürdüklerini sanıyorum. Kubrick yaşadığı süre içinde de bu deşifre işini gayet doyurucu bir şekilde yapmış aslında, Eyes Wide Shut ile Rockefeller'ların ve uzantısı örgütlerin sahip olduğu güçleri, toplantılarındaki satanist ritüellerini gayet güzel deşifre etmiş. Onun hakkında da yazacağım tabi ki...

Senaryoya hasta olmam haricinde Jack Nicholson, Shelley Duvall ve Danny Lloyd'un usta oyunculuklarına hayran kaldım. Kubrick bu filmi öyle obsesif bir şekilde çekmiş ki meşhur kapı kırma sahnesini Nicholson'a tam 127 defa tekrar ettirmiş. Bunun yanında filmin girişindeki müzik, filmdeki kamera açıları (Kubrick bu filmde steadicam kullanmış, bu kadar uzun süre boyunca steadicam kullanan ilk yönetmen olmuş.), film müzikleri çok çok güzel olmuş hatta güzel kelimesi bile yetersiz kalacak derecede aşmış olaylara girilmiş...

Ayrıca en sevdiğim Stanley Kubrick filmi olan Cinnet hakkında yazı boyunca bahsettiğim belgesel room 237'yi izlemenizi tekrar tekrar tavsiye ediyor, birkaç kamera arkasını da buraya bırakıyorum: alkislarlayasiyorum.com/icerik/121059/shining-filmi-kamera-arkasi
alkislarlayasiyorum.com/icerik/204628/the-shining-jack-nicholson-oyunculuk-dersi


19 Nisan 2017 Çarşamba

Victor Frankenstein


2015 yapımı, Daniel Radcliffe (namı diğer Harry Potter) ile sakalın acayip şekilde yakıştığı James McAvoy'un tüm karizmasıyla başrollerinde yer aldığı Victor Frankenstein, Lucky Number Slevin filmiyle beğenimi kazanmış Paul McGuigan'ın şimdilik son filmi...

Ben bu filmin adını duyduğum an aklıma çocukluk travmalarımdan biri olan Mary Shelley's Frankenstein geldi. Gotik içerikli aşk filmlerine bayıldığımı itiraf etmeliyim. Bahsettiğim 90'ların önemli filmlerinden biri olan "Frankeştayn"ı bu düşkünlüğümle geçen senelerde tekrar tekrar izlediğimden yine hoş bir romantik korku filmi izleyeceğim beklentisiyle başladım Victor Frankestein'a da. Gelgelelim, yüzyılın efektli, patlamalı bilim kurgu filmlerinden biri olduğunu da ilk dakikalardan itibaren farkettim. Yaşlandım herhalde, bu tür filmler beni yoruyor. Film bitiminde iyice bir esneme ihtiyacı duydum ancak filmi beğenmediğimi söyleyemem.

Konumuz şöyle:bir sirkte palyaço olarak çalışan, kambur bir ucube var. Bu arkadaş kendi kendine anatomiyi, fizyolojiyi öğrenerek tıp konusunda kendini epey geliştiriyor. Aynı anda tıpkı freaks'teki gibi zengin kodomanları güldürmek için kendilerini sahnede ezdiriyor, başlarındaki paragöz abilerin zulmetmesine de göz yumuyor. Ucube falan da kardeşim, bu adam da insan değil mi? Her ne kadar palyaço kimliğiyle benliği özdeşleşmiş, insan olduğunu unutmuş olsa da arkadaşımız duygularına hakim olamıyor ve sirkte akrobasi gösterileri yapan bir hanımefendiye vuruluyor.. Bu ablanın başına gelen ufak bir kaza sonrası ablayı ölümden döndüren palyaço Igor ile tıp öğrencisi olan Dr. Victor'un yolları tam da bu olay yerinde kesişiyor. Igor'un marifetlerine hayran kalan Victor Frankestein de duramıyor, "gel ulan kerata, seni kurtarayım buradan." diyerek Igor'u sirkten kaçırıyor. Kaçırma anında tabi ki ikiliye rahat yok, sirkteki çalışanlar bu adamları baya baya kovalıyor ve yine ufak çapta yıkımlar meydana geliyor bu hengamede.. Sonuç olarak Igor ve Victor aranan suçlular olarak şehrin her yerine duyuruluyor. Victor, ateist bir karakter ve Tanrı'dan sonraki en büyük düşmanı azrail olabilir. Dileği ölüleri diriltebilmek. Bu amaçla uzun zamandır üzerinde çalıştığı projesini Igor'a sunması ve ortaklık teklif etmesiyle olaylar gelişiyor...

Ama çok önemli bir sorunsal var: Ya ölümü engellemek doğanın dengesini tahribata uğratır, her şey beklenenin aksine iyice boka sararsa... Aman arkadaşlar, siz siz olun bu filmden sonra laboratuvar açıp da ölüleri diriltmeye, gereksiz aksiyonlara atılmaya falan çalışmayın.


15 Nisan 2017 Cumartesi

Cem Baba...(Resimdeki Gözyaşları)


Birgün belki hayattan
Geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime
 Gör akan o yaşları

Benden sana son kalan
Bir küçük resim şimdi
Cevap veremez ama
Ağlar yalnızlığına

Ve işte arda kalan
Bir avuç anı şimdi
Koyup da bir başıma
Bırakıp gittin beni

Sen yalnız değilsin
Biliyorum neredesin
Bu üzerdi beni
Yaşasaydın ve görseydin

Birgün belki hayattan
Geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime
Gör akan o yaşları

25 Mart 2017 Cumartesi

I, Pet Goat II

(Yine samimi bir giriş olacak...)

Selam!
Bayadır sinema hakkında yazılar yayınlayamıyorum değil mi?
Evet, boşladığımın farkındayım ama inan ki suç bende değil... Lys'ye nereden baksan kalmış 70 gün, Ygs tokadını yedikten sonra bu 70 gün 70 dakika sürecek gibi hissediyorum ne yazık ki.. Bu yüzden de epeydir buraya yazacak kadar önemli bulduğum filmler izleyemiyorum. Çok farklı planlarım var, elimde dolu bir izlenecek filmler listesi var ve ben bunlara bile başlayamadım. Bağışla beni sevgili okuyucu, bir süre daha bu tip yazılarım ağırlıklı olacak. Ama bu yazılardan yana umutluyum çünkü sinema yazılarımdaki gibi sıkı bir çerçevede yazmıyorum gayet esnek şeylere yer verebiliyorum. Bu yüzden belki de zamanla bu yazıları okumak sana sinema yazılarından daha güzel gelecek. Bakalım, zaman gösterecek ne olup ne biteceğini..

Şimdi de hayatımda izlediğim en güzel animasyon dediğim bir kısa filmi analiz edeceğim. Bu tip yazılar biraz sıklaşabilir şu sıralar. Ancak zamanla, düzen oturdukça bu yazıların daha okunası olduğunu hep beraber göreceğimizden umutluyum. Neyse lafı yine uzattım, konumuza geçelim;

2012'de sunulan Louis Lefebvre yapımı My Pet Goat ii bana kalırsa üniversitelerde her sinema bölümünde okutulması ve hakkında tez hazırlatılması gereken bir kısa film. İzlediğim röportajlardan anladığım kadarıyla eserin son halini alması 4 yıl kadar sürmüş. Görüntülerden anladığım kadarıyla Autodesk Maya vasıtasıyla yapılmış bir animasyon ve müziklerinden kullanılan ses efektlerine kadar değerli bir yapım. Animasyon baştan sona sembolizme bulanmış, spiritüalist mesajlar verme amacıyla hazırlanmış. Şunu demeliyim:filmi sadece illuminatiye karşı hazırlanmış bir film olarak analiz edenler çok fazla. Ancak film özünde spiritüalizm, tasavvuf görüşleri, dinlerdeki spiritüalist yaklaşımları anlatmakta. İlluminati kısmı ise konunun beşte biri kadar.

Sembolizm işini öyle sağlam tutmuşlar ki Kubrick veya Alejandro Jodorowsky izliyormuş hissine kapıldım ben sık sık. Şimdi bu kısa filmde verilen mesajlardan, sembollerin neleri ifade ettiğinden bahsetmek istiyorum. Ufak bir analiz olacak bir nevi ancak ondan önce şu videoyu izlemiş olsan da tekrardan izlemeni rica ediyorum senden:



Film ilk sahneden itibaren sembollerle ve kıyıda köşede kalmış imgelerle mesaj vermeye başlıyor. Hatta filmin ismi bile bir gönderme içermekte. Ancak ona birazdan geleceğim.



İlk olarak buradan başlayalım. Henüz ilk saniyeler, bir kulübeden başını uzatan bir keçi karakteri anlaşılacağı üzere hipnoz oluyor, bakışları ve hareketleri de yavaş yavaş kontrolünü kaybettiğini göstermekte. O esnada ufak birkaç detay çıkıyor karşımıza: Görmesi güç de olsa keçinin alnındaki barkodda 666 yazdığı farkediliyor tekrar tekrar izlenince. Peki "neden 666?" diyoruz ve burada satanist mesaj verildiğini düşünüyoruz elbette. Ama bir mevzu var (ki ya o zamana kadar bundan haberimiz yoktu ya da izlediğimiz anlarda aklımıza gelmedi) barkodlarda görüldüğü üzere üç uzun çift çizgi olur. Bu standarttır ve bunu kutsal kitap almaya çıktığınızda dahi görebilirsiniz. Sayıların çizgisel gösteriminde çift çizgi 6 rakamına karşılık gelir. Ve bu çizgilerin düzeni de ilk çift çizgi başta, sonraki ortada, en sonuncu da tüm çizgilerin sonunda olacak şekildedir. Bu dizilimi sıralayınca da 666 çıkmaktadır. Dolayısıyla şimdiye dek aldığımız her ürünün barkodunda 666 yazmakta biz bilmesek de...













Ancak bu barkodla izleyicileri şeytana tapınır hale getirmek veya intihar ettirmek gibi bir amaç yok. Dediğim gibi ilk saniyelerden itibaren sembol yağmuruna tutuluyoruz, bu da tam olarak animasyonun yayınlandığı dönemler pek bir popüler olan illuminati sistemine bir gönderme, antisatanizm mesajı verme niyetli konmuş bir imge.

Ama benim asıl takıldığım detay resmin altında gösterdiğim, kulübenin alt kısmındaki çizim. İlk izleyişte farkedilemiyor belki, zaten çizimdeki önemli kısım çok küçük olduğundan kolay kolay görmek mümkün de değil. Görüldüğü üzere bir çöp adam çizimi var, bir köpeğin tasma zincirini asılıyor ve köpek de huzursuz görünüyor. Görsele biraz daha dikkatli bakınca farkediliyor ki bu abimizin elinde tabanca var! Kafasındaki şapka da bu kişinin bir Amerikan Askeri olduğunu ele veriyor orada...










Bu sahne animasyonun siyaset ve kapitalizm eleştirisi ayağının gövdesi bana kalırsa. Bir kukla ustasını görüyoruz. Tırnakları ve derisinin pullu yapısı görüntü itibariyle direkt şeytan, daha detaylı incelersek antichrist izlenimi yaratıyor. Ve antichrist temsili karakterimizin parmağındaki yüzük dolar sembolü şeklinde...

Bush, 11 Eylül saldırılarının yapıldığı sabah bir anaokulu ziyareti yapmıştı. Girdiği sınıfta My Pet Goat isimli, satanist ritüeller içerdiği için yasaklanmış bir hikaye kitabını okuyorken saldırıdan haberi oldu, hiç istifini bozmadan kitabı tekrar eline aldı ve ilgileniyormuş gibi görünmeye devam etti. Ayrıca kitabı elinde ters tutuyordu. Bu tarihe önemli bir kültürel ikon, mizah unsuru olarak düştü. İşte görüldüğü üzere animasyonun yapımcıları da bundan kendilerine düşeni çıkarmış, hükumet eleştirisine 11 Eylül'de bir anaokulunda okunan satanist, okültist ritüeller içerikli hikaye kitabının başlığını çok değiştirmeden ufakça düzenleyerek dalmışlar.












Ve bu sahne... Karşımıza kukla ustasının kontrolündeki Bush çıktı değil mi? Bu sahne Rihanna'nın, Mtv İkonları'nın, çizgi filmlerinin vazgeçilmez hareketlerine bir gönderme aslında. Bu sahne 25 kare mantığı gibi yarım saniye kadar görünüyor ve çok hızlı bir şekilde geçiyor (görüntüyü yakalamam da zor oldu haliyle.)

Buraya kadar illuminatiyi eleştiren, ABD hükumeti ile ilişkisini deşifre eden bir animasyon izledik sanki değil mi? Amaaaaa, buradan sonra işler değişiyor. Ruhçulukla ilgili kısım ve insanlığa eleştiriler, ilahi kitaplara göndermeler yavaş yavaş başlıyor...














Bush, bir dama tahtası üstünde kukla ustasının kontrolünde hareket ediyor. Ancak burada önemli, atlanmaması gereken bir detay var:
Bush'un kafasında külah var. Bir şaklaban imajı uyandırıyor bu görüntü. Külahta yazan D harfi de bir kısaltma gibi. Bir varsayımda bulunuyorum: o "D", dolt yani ahmak veya douchebag'e karşılık geliyor olabilir. Koskoca 43. ABD başkanı aptalca bir imajla çıkıyor, aptalca danslar ediyor...

Bana kalırsa bu sahnede kara tahta çok önemli ve kesinlikle analiz edilmesi gereken detaylardan biri.
Bahsettiğim gibi burası bir anaokulu ve bu görsel de Bush'un 9/11'de ziyaret ettiği anaokulu olduğunu doğruluyor:












Evet burası bir anaokulu. Bu yaştaki çocukların içinde hiçbir pislik bulunmaz, kimseye kin beslemezler ve korunmaya muhtaçtırlar.
Kara tahtadaki simgeler ise Amerikan hükumetinin çocukların zihninde oluşturduğu algıları, çocukların sürekli gördüğü şeyleri özetliyor:

Penis çizimi var ve penis bir füze şeklinde çizilmiş. Bu cinsel istismar ve çocuklara yönelik saldırılara bir gönderme...

Köpekbalığı var ve çok sinirli, kin kusuyor bakışlarıyla...

Bir ev alevler içinde... O yanan evlerle ilgili görüntüyü hala görüyoruz her gün...

Ve bunlar ana okulu yaşındaki çocukların zihnindeki imgeler... Hükumet ve medya çocukların algısını bu yöne dağıtıyor, hepsini yaşam=seks+para+savaş formülüyle hareket eden robotlara çeviriyor.

Ama burada çok güzel bir kelime oyunu da oynanmış: Tahtada adam asmaca oynamışlar ve adam asılmış değil mi? Kelimedeki boşlukları doldurursak "evolution" Türkçe karşılığıyla evrim cevabına ulaşıyoruz. Ama biliyoruz ki cümleler büyük harfle başlar. Burada ise büyük harf e değil de L!

evoL'u tersten okuduğumuzda ne oluyor peki? Love yani sevgi...






Farkettiniz mi bilmiyorum, sınıfta bir evrim tablosu var. İnsanoğlunun aydınlanma çağına kadar gerçekleşen evrimini gösteriyor. Ancak aydınlanma öncesinde son bir aşama var: Elinde tabanca tutan homo sapienler aydınlanmadan önceki son basamak..

Saat 00:00'ı gösteriyor. Bu zaman önemli. Çünkü bu saatte bir gün sona ermiş, dijital takvimler bir sonraki günü göstermeye başlamıştır.



















Devil Horns'a takılmayacağım tabi ki. Çünkü ben de metal dinleyen ve yeri geldi mi devil horns yapan biriyim.:) (Aklıma gelmişken çalma listem) Ama burada ilgimi çeken başka detaylar var:

F=-F'i farkettiniz mi?
Newton'un hareket yasalarını hatırlayalım:
1)Eylemsizlik
2)F=ma
3)Etki-tepki

F=-F etki tepki'nin formüle indirgenmiş halidir. Bir etki uygulandığında ona karşılık eşit büyüklükte ama ters yönde tepki kuvveti doğar. Kuvvet vektörel bir büyüklük olduğundan dolayı da -F'in -'si, F kuvvetinin tersine bir yönü ifade etmektedir.

Beyin resmine şimşek çakıyor ve loplarına bölünüyor.
Ve beynin yanında bir ejderha çıkartması var..
Bu çıkartmanın Çin'in ejderha yılına denk geldiğini varsayıyorum. Ejderha yılında büyük bir felaket bekleniyordu ve bu yıl animasyonun yayınlandığı 2012 yılına karşılık gelmekteydi...














Ahmak ve soytarı olan Bush gitti yerine medyanın ağır başlı, eğitimli, saygın biri olarak lanse ettiği Obama Bey geldi. Hem de mezuniyet kepiyle...













Ancak Obama da birileri tarafından yönetildi. Ona "gül!" emri verildiğinde güldü, kuklalığı devam ettirdi...











Bu sahneye dikkat!
Burada bir kız, altın renkli bir çemberin tam ortasında oturuyor ve bu çember bir koruma çemberi.. Kızın etrafında havariler toplanmış. Havarilere daha dikkatli bakarsak kızın sağ omzunda boynu bükük oturan karakter, simasından anlaşılacağı üzere Yahuda. Görselin en solunda da ying yang var. Ying yang'i tekrar göreceğiz bu yüzden şimdilik atlıyorum.

Kızın elindeki elma aslında Adem'in elmasını sembolize ediyor...










Ve kızımız, Adem ve Havva'nın elmasını bilinçli bir şekilde Obama'ya doğru fırlatıyor... Elmanın geldiği yerde, Obama'nın ayakkabısının altında cent var...



Burası beni en çok etkileyen, en hoşuma giden sahneydi... Elma ikiye ayrıldı ve iki parça da birleşip yeni bir madde ortaya çıkardı. Bana kalırsa bu sahne düalizm anlamına geliyor. Düalizm varlıkların iki zıt tözden oluştuğunu öne süren bir düşüncedir. Kadın-erkek, karanlık-aydınlık gibi zıt kavramları açıklamada başvurulan bir yöntemdir. Ying Yang de düalizmle uyuşan bir inanıştır... Din biliminde düalizme başvuranlar yaratan ile yaratılan arasında, yaşanılan dünya ile sonraki hayat arasında ilişkiler kurarlar. Spiritüalist kafalardan çıkan bir fikre göre düşünüp bu sonuca varmak bana gayet mantıklı geldi...

Ve birleşme sonucunda görüldüğü üzere lotus çiçeği ortaya çıktı.
Pembe Lotus Çiçeği, Budizm'de yüksek aydınlanmayı temsil eder. Hinduizm'de de inanış fazlasıyla benzerdir...













Ve dualite karşısında tedirgin, ter döken bir Obama görüyoruz...




















Burası gerçekten çok önemli. Okuldan uzaklaşırken duvar yazısı çıkıyor karşımıza. Psalm 23 yazıyor. Psalm 23 yani 23.Mezmur bana göre Zebur'un en güzel bölümü... Bu mezmurda Davut şöyle der:"RAB çobanımdır, Eksiğim olmaz. Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, Sakin suların kıyısına götürür. İçimi tazeler, Adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, Kötülükten korkmam. Çünkü sen benimlesin. Çomağın, değneğin güven verir bana. Düşmanlarımın önünde bana sofra kurarsın, Başıma yağ sürersin, Kâsem taşıyor. Ömrüm boyunca yalnız iyilik ve sevgi izleyecek beni, Hep RAB'bin evinde oturacağım."
















Ve 11 Eylül krizi... Ancak fark edildiği üzere patlama kontrollü bir şekilde gerçekleşiyor. En üst kattan alt alta bir düzen halinde patlıyor bina...















Ve Ladin.. Ladin'in arkasında karakteri olmayan bir grup duruyor. Ladin dua eder gibi görünse de kostümüne dikkat, CIA üniforması giymiş. Arkaplanda kalan hilal ile burada Ladin'in İslam'dan yana görünüp de bunu araç olarak kullanıp Amerika'ya hizmet ettiğini göstermeye çalışmışlar..













Petrolle de olayı gayet güzel özetlemişler...





Evet, meşhur Özgürlük Heykeli... Davut Yıldızı'nın belirmesiyle parçalanıyor yani özgürlüğe bir darbe de o cepheden iniyor.







Anubis botuna binmiş, kalbi sevgiden dolayı alev alev yanan İsa Mesih, alnındaki Horus'un gözüyle sahalara iniyor...














Benim en beğendiğim kısımlardan biri. Bu gördüğümüz arkadaş, modern gençliğin sembolü. Uyuşturucu bağımlısı, hap bağımlısı, kafatası boşaltılmış ve beyni alınmış bir gençlik... Evet, bu gençlik şu anki gençliğe çok benziyor. Ürünlerle, büyük markalarla, abur cuburlarla ve MTV ile beyni boşaltılan, hayatı Amerikan lise dizilerinden ibaret sanan bir gençlik bu...













Ve bu gencin beynini boşaltan, kendisine fısıldayarak onu kontrol altına alan kişi de şu arkada monitörden yüzünü gördüğümüz abimizin ta kendisi.. Ayrıntıyı gördünüz mü peki? Bir gözü kör. Peki bu ne anlama geliyor? İlahi dinlere, hadislere ve bazı kaynaklara göre deccal'in bir gözünün kör olacağı öne sürülmektedir. Bunu kabul eden bilim insanlarından bazıları ise deccal'in cep telefonları, bilgisayarlar veya televizyonlar olduğunu iddia eder... Yani bir monitörü olan, ve bizi tek tıkla istediğimiz her şeye ulaştıran bir sistem...








Aynı anda uçaklar tarafından, bir şehir merkezinde bombalanan cami...











Bu arbedede hayatını kaybeden türbanlı bir kadın ile çocuğu... Görmüş olduğumuz bu acı tablo, İsa'nın ölümünün resmedilişidir bir yandan. Kadın, elinde elixir'i tutmakta. Elixir'in ölümsüzlüğü, ölümden sonraki hayatı sağlayan bir iksir olduğu düşünülür.

Öte yandan













Çocuğun yüzünde ölümden sonraki hayatı, yeniden dirilişi sembolize eden bir böcek geziyor...














Burada makineleştirilmiş bir çocuk görüyoruz. Çocuk toka takmış yani bu bir kız. Ama kurdelesi var ve ne yazık ki bu da kızın seks işçisi olduğunu sembolize etmekte.. Aynı anda eline bir silah tutuşturulmuş. Afrikalı olduğunu düşündüğüm bu karakter de kültür emperyalizmi altındaki toplumlarda çocukların nasıl robotlaştığını, f(x)=seks+para+terör mantığıyla yürüyen birer makine haline geldiğini gösteriyor...
















Bu bir Küba vatandaşı. Elinde orak ile çekiç tutuyor. Bu konu hakkında birçok spekülasyon var ama benim çıkarımım komünizmin de kapitalizm bataklığında boğulduğu yönünde. Rusya'da Kızıl Meydan'dan Lenin'in heykelleri sökülsün çağrısı yapılıyor kiliseler tarafından. Gerisini size bırakıyorum ben...














Bence bu çok hoş bir detay. Tanklara karşı beyaz bayrak sallayan ve savaşı sonlandırmaya çalışan aktivist bir kızımız var şu an. Kızın elbisesindeki resim ise Doğu bloğu ülkelerini temsil etmekte. Zulmü gören Doğu ülkelerini koruyan yine Doğu'lu biri var...


















Buradaki ufak görseli farketmek çok zor. Uzanmış bir erkek var aslında. Ve kule de penisi temsil etmiş. Bu kule aslında insanlığın cinselliğini anlatmakta. Çünkü kuleden cılız bir ışık çıkıyor etrafa. Burada üremenin insanoğlunun aydınlanması için önemli bir güç olduğu sembolize edilse de















Hıristiyanların inançlarıyla sömürdüğü, paranın ve ekonominin tükettiği, sömüre sömüre yaşlandırdığı, hapsolmuş ve hücresine giren ışıktan utandığından saklanacak delik arayan, buna rağmen kurtulacağı günü sayan, duvara çentik atan bir cinsellik bu ve kurtarıcı onu da temizliyor...



Ve kurtarıcı, yeri yararak çıkar, beyaz yakalı sınıflanmayı ve burjuvaziyi yok ederek kapitalizmin en temelinde bulunan gücü sarsmış olur...

Çocuğun gözündeki morluğu farkettiniz mi?
Biraz geriye gidersek caminin bombalanmasıyla ölen, gözü mor bir Müslüman çocuk vardı.
İşte o çocuk, bu çocuk. Ve burada tasavvufi bir yeniden doğuş anlatılıyor.
Caminin düzelmemesi meselesi de şöyle bir sembol olabilir:
İslam'ın çıkış döneminde cami kavramı yoktu. Mescitler vardı. Cami kavramı mimari olarak kültüre girdi, gösteriş anlamında görsellik oluşturdu. Ancak burası yeniden doğuşun olduğu evren yani yaşadığımız dünyanın sonrasında gelecek dünya.. Ve bu dünyada gösterişe yer yok.

Ve son..  İsa'nın kafasındaki gazap tacı arkasındaki kilisenin yıkılmasıyla eş zamanlı olarak yok oluyor...

Hayatımda izlediğim en başarılı kısa filmdi bu, beni çok etkiledi. Ve bu kısa filme 9,5/10 veriyorum ben...